"Kimseye güvenmiyorsanız neye sahipsinizdir ki?" Bu basit ama sarsıcı soru, sıradan bir hayat felsefesi olmanın ötesine geçip de sisli ve tekinsiz bir Osmanlı İstanbul'unda, bir han odasının taş uvarlarında yankılandığında işin rengi değişiveriyor. İskender Pala, usta kalemini bir kez daha konuşturduğu ve Kapı Yayınları tarafından okurla buluşturulan Soygun ile bizi tam da bu sorunun kalbine, Sultan II. Mahmut döneminin o çalkantılı, barut ve isyan kokan günlerine fırlatıyor. Bir yanda devletin bekâsı için kurulan akıl almaz entrikalar, diğer yanda saf aşkı uğruna onurunu hiçe sayan masum bir âşık var bu romanda. İktidar ve tebaanın, av ile avcının birbirine karıştığı bu atmosferde, okur olarak daha ilk sayfadan karanlık bir sokağın köşesine gizlenip nefesimizi tutuyoruz.

Hikâyenin merkezinde, adından da anlaşılacağı üzere cüretkâr bir saray soygunu yatıyor: Dünyaca ünlü Kaşıkçı Elması'nın, bizzat Padişah'ın arz odasından çalınması planı. Fakat metnin içine ağır ağır dalarken bunun, yalnızca ihtişamlı bir mücevher avı değil, insanın ihtirasla, sadakatle ve kendi acı kaderiyle girdiği kıyasıya bir hesaplaşma olduğunu idrak etmeye başlıyorsunuz. Pala, asıl soygunun insanın kalbinde yaşandığını fısıldıyor bize usulca. Bireysel arzular devasa bir imparatorluğun gölgesi altında ezilirken, her karakterin elmasın parıltısında kendi karanlığını aydınlatmaya çalıştığını görüyoruz. Sanatını ölümsüzleştirmek için sahte bir elmasla aslını değiştirmeyi arzulayan kibirli bir "Bukalemun"; yalnızca sevdiği kadına, Dilber'ine kavuşabilmek için "Porsuk" kod adını alıp masumiyetini feda eden kâtip Zahid; Tosun Paşa'dan yadigâr kayıp hayatının ve çalınan mutluluğunun intikamını arayan meçhul bir "Çakal", yani Zafîre Kadın. Pala'nın karakterleri o kadar insani, o kadar bizden ve defolu ki, onlara kızarken bile içten içe hak vermekten kendinizi alamıyorsunuz.

İskender Pala'nın dili, her zamanki gibi bir zaman makinesi işlevi görüyor. Ama bu kez ağırbaşlı, hantal bir tarih anlatısından ziyade, temposu hiç düşmeyen, âdeta sinematografik bir polisiye kurguyla karşı karşıyayız. "Soygun", çatırdayan bir imparatorluğun toplumsal travmalarını ustalıkla resmederken, asıl aynayı "güç ve yozlaşma" mefhumlarına tutuyor. "İskender Pala, Mora İsyanı'nın kanlı yüzünü ve siyasi oyunların, Zahid ile Rila gibi masum sevdaları nasıl ezip geçtiğini yüzümüze vururken, savaşın ve hırsların evrensel acımasızlığını hatırlatıyor. Zaman, mekân ve kaftanlar değişse de insanın o bitmek bilmez güç zehirlenmesi ve masumiyet arayışı hiç değişmiyor.
Soygun, tarihi bir dekorun içine büyük bir zekâyla yerleştirilmiş nefes kesici bir kurgu, sarsıcı bir aşk hikâyesi ve insanın o karmaşık ruhuna dair şahane bir edebi analiz.