Değerli yazar, tarihçi, musikişinas (bunları çoğaltmak bittabi mümkün) Murat Bardakçı'nın bir eseri üzerine kalem oynatmak büyük onur. Aynı zamanda hata yapma endişesi de ziyadesiyle mevcut. Bu yüzden yapabileceğim hatalar için baştan kendisinin anlayışına sığınıyorum.
Turkuvaz Kitap'tan çıkan Peygamber Torununa Mektuplar, birçok farklı alana ilgi duyan insanlara hitap ediyor. İlk sıraya tarihçileri yazmak hemen akla gelir ama ben öne müzisyenleri, özellikle Türk musikisine ilgi duyanları yazmak isterim. Burada bir parantez açalım. Bir devlet ve millet için arşivlere sahip çıkmanın önemini hatırlatıp yazar Murat Bardakçı'nın kitaptaki serzenişlerine ilgililerin kulak kesilmelerini dilerim.

Kitabın kapağındaki "Hazreti Muhammed'in 37. göbekten torunu ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son Mekke Emîri Ali Haydar Paşa'nın oğlu olan musiki üstadı ve ressam Şerif Muhiddin Targan'ın hayatı ve yazışmaları" ifadesi eserin çerçevesini anlatıyor. Bu eser bir biyografi değil. Bir dönemin çöküşünü, Şerif Muhiddin Targan'ın kaleme aldığı mektuplar üzerinden doğrudan belgeleyen, kişisel tanıklıklardan oluşan bir arşiv çalışması. Ama aynı zamanda bir hatırat, bir aşkın izini süren bir kitap. Peki Şerif Muhiddin kim, yine Bardakçı'ya soralım:
"Malikânelerde büyüyen, devlet protokolünde kayıtlı olup resmî tahsisatı bulunan, en ufak rahatsızlığında bile sadrazamlardan şifa temennileri alan, musikide tam bir avant-garde olarak ud icrasında inkılâp yapan, bu enstrümanı dünyanın tanımasını sağlayan, aynı zamanda viyolonselci ve ressam..."

Peygamber soyundan gelmek çile çekmek değil mi, Şerif Muhiddin de hayli çile çekmiş. 32 yaşında ABD'ye gider ama burada maddi sıkıntılardan kurtulamaz. Geçimini bir ara lüks otellerin lobilerinde viyolonsel çalarak sağlar. İlerleyen senelerde Irak'tan gelen konservatuvar kurma teklifini kabul eder. Onun icra tekniği Ortadoğu ülkelerinde ud icrasının temeli oluşturur. Burada Bardakçı'nın bir sitemine yer vermeliyiz: "Şerif Muhiddin bizde maalesef dar bir kesim tarafından bilinir; hattâ icrasını ciddî şekilde veya hiç dinlememiş olan müzisyenler bile mevcuttur." Ne yazık, ne hüzünlü... Müzisyenlerin kulakları farklı tınıları işitir ama yobazlık insanın kulağına bile perde çekiyor demek ki...
Gelelim büyük aşka... Safiye Ayla, Türk sanat müziğinin en güçlü ve en etkili seslerinden biri olarak, Cumhuriyet'in ilk yıllarına damga vurmuş bir sanatçı. Genç yaşlarında Şerif Muhiddin Targan ile tanışması, onun hem müzik hem de duygu dünyasında iz bırakan bir dönemin başlangıcı olur. Söz büyük ses ustası Safiye Hanım'da:

"...Şerif Muhiddin Bey, Konservatuvar'a reis olarak geldi. Gökten bir nur inmiş gibiydi..." Bir röportajında "Hazreti Peygamber'in mucizesi Kur'an ise, Şerif Muhiddin'in de udu onun bir mucizesidir" der. Sadece Şerif Bey'e değil sanatına da aşıktır. Lakin tüm evlilikler gibi onları da zorluklar beklemektedir. Safiye Ayla yetimler yurdunda yetişen biri... Diğer tarafta Peygamber soyundan gelen biri var. "Nişanlılık dönemimizde, Muhiddin Targan'ın ailesi tarafından bana bir soru yöneltilmişti: 'Muhiddin Bey'in şeceresi belli. Kendisi Hazreti Muhammed'in soyundan gelmekte. Ya siz kimlerdensiniz kızım?' Bu soru karşısında şaşırmıştım. Evet, nişanlım asil bir aileye mensuptu. Bunu biliyordum ve bununla gurur duyuyordum ama böyle bir soru da beklemiyordum. 'Ben de Allah'ın kızıyım efendim' cevabını verdim. Tesadüfe bakın ki, oturduğum evin kapı numarası 66 idi ve bu numara Ebced alfabesine göre Allah anlamına geliyordu. Bizimle birlikte oturmakta olan bir hanım arkadaşım da karşı tarafa aynı açıklamayı yaptı ve benim sözlerimde haklı olduğumu anlatmaya çalıştı. İşte bu sözlerden sonradır ki, Muhiddin Targan'ın ailesi 'Peki, öyleyse Allah ikinizi bir yastıkta kocatsın' dedi." Murat Bardakçı, bu ilişkinin izlerini taraflar arasında kaleme alınmış mektuplar üzerinden ortaya koyar.
Yer kısıtlı, yazıyı bağlamak lazım. Mektuplaşmak günümüzde neredeyse hiç kullanılmayan bir iletişim aracı. Bu kitap geçen yüzyılın başında bir imparatorluktan cumhuriyete geçerken bir Peygamber torununun hayatına tanıklık etme imkanı sunuyor. Umarım bir gün filmi çekilir.

PAŞA SİZİ BEKLİYOR!
1936'da yaz aylarındayız... İki akşam yemeği var. Biri Dolmabahçe Sarayı'nda Atatürk'ün sofrası... Diğeri Pangaltı'da Şerif Muhiddin Targan'ın misafirlerini konuk ettiği dost meclisi... Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Bey bile var. Dolmabahçe'de Paşa'nın sofrasında udi Şerif Muhiddin Bey bahsi geçer. Bir süre sonra Pangaltı'daki evin kapısı çalar:
"- Şerif Muhiddin Bey'in evi burası mı?..
- Evet

- Şerif Muhiddin Bey siz misiniz?
- Benim!
- Atatürk ve Tevfik Rüştü Bey, sizin saraya teşrifinizi rica ediyorlar!
- Bir dakika müsaade buyurunuz!..
Şerif Muhiddin Bey, misafirlerinin yanına geçip ayıp olmaması için durumu izah eder. Herkes aynı fikirdedir:
"Bu davete icâbet etmek sizin için bir vazifedir."
- Şüphesiz, bir devlet reisinin davetini reddetmek büyük bir nezaketsizlikti... Kaldı ki, zaten o davete icabet etmek, benim için zevkti. Zira o gerçekten büyük adamı görmek, onunla tanışmak, konuşmak, benim zaten öteden beri şiddetle duyduğum bir istekti. O zaman ver elini Dolmabahçe...
***

Sofrada, Paşa elimi ayağa kalkarak sıktı. Bu büyük nezaket, kafamın içindeki çatık kaşlı hayali hemen silivermişti. Tam tersine, o anda, sarışın Atatürk'ün o kadar yumuşak, o kadar gülümser, o kadar kibar bir yüzü vardı ki...
Tam karşısında, bana ayrılmış yerime oturtulduğum zaman, ne içmek istediğimi sordu. Kendisine içki kullanmadığımı söyledim. Güldü ve "Maden suyumuza da hayır demezsiniz ya?" dedi. Ben de güldüm:
- Emredersiniz. Onu içerim.
- Şerif Muhiddin Beyefendi. İçimizde bir ukde var: Sizi geç vakit davet etmiş olmakla rahatsız etmiş bulunmak tasasındayız. Ama, şayet rahatsız etmişsek, bunu lütfen sizinle tanışmak arzumuzun şiddetine bağışlayınız.

- Estağfurullah Paşa Hazretleri. Bu daveti yapmış bulunmanız bendeniz için bir şereftir...
- Ben sizin musiki sanatındaki üstadlığınızı evvelce de duymuştum. Bu gece Tevfik Rüştü Bey'in hakkınızdaki sözleri duyduklarımızı kat kat teyid etti. Acaba sizi dinlemek ona nasip olduğu gibi bize de müyesser olabilir mi?
- Ne zaman emrederseniz Paşa Hazretleri.
- Meselâ, bu lütfu bize bu gece göstermenizi rica etsek, bir mâniniz var mı?
- Hiçbir mânim yok Paşa Hazretleri. Ancak âletlerim yanımda değil!
- İş ona kalınca kolay!"
Bu müthiş buluşmanın devamı yeni çıkan Peygamber Torununa Mektuplar kitabında. İyi ki kitaplar var.