"İnsanlar beton duvarlar arasında birbirine benzeyen günleri tüketerek ömür tamamlıyor. Tabiattaki muazzam değişimden habersiz olmanın nasıl bir kayıp olduğunu bilmeden zaman tüketiyor." Muhit Kitap'ta yayınlanan Müslüm Coşkun'un Karşı Dağın Yamacı adlı eserinde geçen bu alıntı modern insanın hayatına dair derin bir gerçeği hatırlatıyor. Şehir hayatının içinde çoğu insan aynı yolları yürüyüp aynı manzaralara bakarak günlerini geçiriyor. Sabah başlayan telaş, akşam yorgunluğu ve ertesi gün yeniden başlayan aynı döngü... İnsan bir süre sonra yaşadığını değil, yalnızca zamanı tükettiğini hissediyor. Eserle birlikte şehir hayatında hapsolup unuttuğumuz doğayı hatırlıyoruz. Tabiat her gün yeniden kuruluyor. Bir ağacın yaprak vermesi, gökyüzünün her akşam başka renge bürünmesi... Bunlar küçük ama değerli ayrıntılar. Doğadan uzak kalan insan, aslında kendi özünden de uzaklaşıyor. Çünkü insanın yaratılışı tabiatla uyum içinde gökyüzüne bakmaya, toprağa basmaya ihtiyaç duyuyor. Şehir hayatı insana hız kazandırıyor ama çoğu zaman huzur vermiyor. Betonların arasında insan kalabalık içinde yalnızlaşıyor. Doğaya çıktığındaysa insanın içindeki gürültü azalmaya başlıyor. Bir dağın karşısında durmak bile insanın zihnini dinlendiriyor. Çünkü tabiat insana kaybettiği sadeliği yeniden hatırlatıyor. İnsan ömrü kısa ama doğa sürekli yenileniyor. Mevsimler değişiyor, dereler akmaya devam ediyor, dağlar asırlardır aynı vakarla duruyor. Tabiatın bu dinginliği insana kendi telaşlarının ne kadar geçici olduğunu düşündürüyor. Belki de insanın zaman zaman şehirden uzaklaşıp doğaya dönme isteği, biraz da kendini yeniden bulma arzusundan kaynaklanıyor. Eser bana kamp yaptığım zamanları hatırlattı. Ben de sessizliği ve dinginliği seven biriyim. Kendimle vakit geçirmeyi, tefekkür etmeyi seviyorum. Eserde yazarın yaptığı betimlemeler sayesinde insan kendini adeta o yolların içinde, o dağların eteklerinde hissediyor. Sayfaları çevirdikçe rüzgârın serinliğini, ateşin sıcaklığını ve doğanın sessizliğini duyumsuyorsun. İnsan zaten biraz da yalnızlıktan ibaret değil midir?
DAĞLAR ALLAH'IN AYETLERİDİR
Dünyaya gelişimiz de gidişimiz de aslında hep yalnız gerçekleşiyor. Huzuru arayan insanlar çoğu zaman yalnızlığa meftun olmuştur. Şifayı da çoğunlukla insanın kendi öz benliğine yaptığı yolculuklarda bulduğu hissedilir. Elbette yolculuklar dostlarla daha anlamlı hale gelir. Coşkun'un arkadaşlarıyla yaptığı yolculuk da bu hissi okuyucuya güçlü bir şekilde geçiriyor. Sevdiğin insanlarla ateşin başında oturmak, birlikte yemek yemek, aynı yolu yürümek, bazen kaybolmak ve bütün bunları sevgiyle hatırlamak gerçek dostlukların ne kadar kıymetli olduğunu hissettiriyor. Kamp ruhunun en güzel tarafı da belki budur; insanın doğanın içinde kendine ve sevdiklerine daha çok yaklaşması. Yazarın kaleminde insana dokunan bir incelik, kalbe iyi gelen samimi bir dil hissediliyor.
Anlatımındaki doğallık eseri daha sıcak kılıyor. Yazar eserinde ayrıca bizi farklı diyarlara yolculuğa çıkarıyor. Bursa'dan Göynük'e, Sultanpınar Yaylası'ndan Taraklı Köyü'ne uzanan bu yolculuk fiziksel bir geziden ziyade, her satırında hissedilen manevi bir iç yolculuk aynı zamanda. Okurken tabiatın güzelliğine hayran kalırken dünyanın geçiciliğini de yeniden düşünüyorsun. Şehirde birbirinin aynı günleri yaşadığımız gerçeği insanın yüzüne vuruluyor. Yazarın "Dağlar Allah'ın yeryüzündeki ayetleridir" sözü kitap boyu zihinde yankılanıyor. Dağlar hakkında yazdığı satırlar insana acziyetini, huzuru ve yaradılışın ihtişamını hissettiriyor. Doğanın içinde insanın kendi küçüklüğünü fark etmesi, aynı zamanda ruhunu dinlendiren bir his bırakıyor. Eğer biraz durmak istiyorsanız bu eseri mutlaka okumalısınız.