Mısırlı
büyük yazar, Arap dünyasının Balzac'ı olarak tanımlanan, Nobel ödüllü Necib Mahfuz (1911-2006); Turkuvaz Kitap'tan son olarak çıkan
Miramar adlı romanının açılış cümlelerinde, İskenderiye'yi 'bal ve gözyaşına bulanmış özlem duygusunun özü' olarak tanımlıyor. Kitaplarında, her zaman hayatının tamamını geçirdiği ve Nobel ödülünü almak için dahi ayrılmadığı Kahire'yi anlatan Mahfuz'un, İskenderiye'de geçen bir öyküyü anlattığı
Miramar'da, yine onun şiirsel ama keskin bir gerçekliği dışa vuran diliyle karşılaşıyoruz. Politik anlamda da güçlü bir roman olan
Miramar'da, kuşkusuz Mahfuz'un kendi gölgesi de, eski gazeteci ve politik aktivist Emir Vecdi karakteriyle hissediliyor. Devrim sonrası her biri kendi kaderiyle savrulmuş, türlü hayal kırıklıklarıyla cebelleşip geçmişin ihtişamlı günlerini yad edip özleyen karakterlerin ustaca örüldüğü
Miramar, kısa ama yoğun hikâyesi, şiirsel diliyle hem sürükleyici hem de nitelikli bir edebiyat deneyimi yaşatıyor. İnsan, Necip Mahfuz'un hayat hikâyesini okuyunca, tuhaf bir biçimde büyük Fransız yazarı Albert Camus ile paralellikler kuruyor. İkisi de hemen hemen aynı zamanda doğan (Camus 1913), varoluşçuluk ve özgürlük temalarıyla yoğrulan, gerçek bir vatansever olmalarına rağmen hep yanlış anlaşılıp dışlanan ve sonuçta sürekli bir yalnızlık hisseden, ikisi de Nobel ödüllü, aktivist, bu büyük adamların ne ilginçtir ki ikisi de saçma birer ölümle aramızdan ayrılmışlar (Camus dümdüz bir taşra yolunda bir araba kazasıyla, Mahfuz ise yere düşüp başını çarparak).
GÜZEL GÜLÜŞLÜ ADAM...
İçinde bulunduğumuz yıl 50. ölüm yıldönümüyle anılan Camus, 2013 yılında da 100. doğum yılı şerefi için çeşitli etkinliklerle dünya çapında hatırlanacak. 7 Kasım doğumlu Camus, bu ay ise
kitap-lık dergisinde
Başkaldıran Yalnız Adam başlığı altında çok kapsamlı bir biçimde işleniyor. Camus'ye dair makalelerin her biri birbirinden değerli ancak beni en çok kızı Catherine Camus ile yapılmış bir söyleşi çarpıyor. Sözlerine, "Babam, ünlüymüş o meğer, ölene kadar bilmiyordum. Öldüğü zaman anladım. İmrenilecek bir durum değil. Benim için babaydı o. Tuhaf, amma tuhaf şey. Gülüşüne bayılırdım" diyerek başlayan Camus'nün söyleşisi, şu sözleriyle de sona eriyor, "Odasında yazı takımı vardı. Babam ayakta yazardı, siyah ya da lacivert mürekkeple. Ama burada, bu taraçada, yere oturarak yazdı
İlk Adam'ı (bitmemiş son eseri). Serviye karşı. Servi hâlâ yerli yerinde."