Kuzey Kore hakkında herkesin bildiği bir şey varsa o da herkesin ülkeye hakkında çok az şey bildiğidir. Perişan, totaliter, nükleer ve dengesiz olması dışında. Orası bir münzevi krallık, ayın karanlık yüzü gibi bir yer. Fakat Çin'e giden uzun bir yeraltı demiryoluyla özgürlüğe ulaşan binlerce mülteci sayesinde acı gerçeği artık çok daha yakından tanıyoruz. Hükümetin korkunç iktidarını nasıl sürdürdüğünü ve o iktidarın zayıf noktalarının neler olabileceğini daha iyi anlıyoruz. Ülkeyi yakından takip edenler bu uzun ömürlü canavar devletin son günlerine yaklaşıp yaklaşmadığını ve bu konuda neler yapabileceğimizi yeni baştan tartışıyor. Son haftalarda medyanın spot ışıkları, ailesinin yıllanmış saldırgan söylemine başvuran 29 yaşındaki acemi diktatör Kim Jong-un'a döndü. Kim, yüksek bir pencerenin eşiğinden silahını sallayan bir deli gibi dikkatimizi çekiyor. Blaine Harden'ın "Kamp 14'ten Kaçış" kitabını daha yeni okudum. Kitapta genç bir adamın bir esir çalışma kampından kaçışının yürek burkan öyküsü anlatılıyor. 200 bin kadar siyasi şüphelinin (bu kesim yalnızca otoriteye ters düşenleri değil, onların üç göbek akrabasını da kapsıyor) gönderildiği bu kamplar onların aç bırakıldığı, işkence gördüğü ve nihayet ölesiye çalıştırıldıkları yerler. Fakat ülkede hür iradenin en küçük bir kıvılcımının bile bastırıldığı çok daha geniş bir gözaltı ağı var ve siyasi kamplar bunun ancak küçük bir parçası. Shin Donghyuk'u anlatan Harden'ın öyküsünü diğer nitelikli mülteci hikâyelerinden (Kang Chol-hwan, "Pyongyang'ın Akvaryumları"; Barbara Demick, "Kıskanılacak Bir Şey Yok") farklı kılan şeyse Shin'in her bakımdan bir Kamp 14 ürünü olması. K amp komutanlarının üresinler diye aşksız bir şekilde birleştirdikleri esir bir çiftin çocuğu olan Shin, elektrikli çitlerin ötesindeki dünyadan habersiz büyüdü. Harden'ın açık yüreklilikle anlattığı sürükleyici ö ykü, b ir k ara d eliği andıran Kuzey Kore hakkında bilgiyle dolu. Kitabı okuyunca rejimin barbar benzerlerinden (Hitler'den, Stalin'den, Mao'dan, Pol Pot'tan) nasıl daha uzun dayandığını daha iyi anlıyoruz. Kullanılan yöntemler zoraki tecrit, yıldırıcı korku, insanlıktan çıkaran açlık ve devlete tam bağımlılık. Ergenliğe gelene kadar Shin, beş koçan mısır sakladı diye bir öğretmenin 6 yaşındaki bir kızı döve döve öldürmesine şahit oldu; daha kötüsü, annesiyle ağabeyini ele verdi ve onların halka açık infazını pişmanlık duymadan izledi. Fakat Shin, kaçış sanatında uzman olmamasına rağmen yine de devletin kontrolünden kurtulmayı başardı ve özgürlüğe giden engebeli yolda, düzene (sözle değil tabii, ama davranışla) meydan okuyan birçok insanla karşılaştı. İnsanı en çok şaşırtan şey, totaliterlik prangasının rüşvet, takas ve Çin'le canlı bir sınır ticareti dâhil, karaborsacılıkla nasıl zayıflatıldığı. Harden'ın kitabı daha sistematik araştırmalarla da destekleniyor. Kuzey Kore İnsan Hakları Komitesi'nden David Hawk, 2003'te bu ülkedeki kampları gözler önüne serdiği "Gizli Gulag"ın ilk baskısı için araştırma yaparken 3 bin kadar Kuzey Koreli Güney'e sığınmıştı ve aralarında birçok eski siyasi mahkûm da vardı. Daha yeni çıkan ikinci baskı için döndüğünde mülteci kalabalığı, tutukluluğu yaşamış yüzlercesi dâhil, 23 bine ulaşmıştı. Güncellenen araştırma hem dehşetin canlı bir belgesi niteliğinde, hem de esir kamplarını elle tutulur hale getiren taze Google Earth fotoğraflarıyla örneklendiriliyor. Ona rağmen Hawk bana, "Reform ve açıklık isteyenlerin sayısı, devlet sisteminin dışında yaşayan insanların sayısı artıyor" diye anlatıyor. On beş yıl önce birçok Kore uzmanı, yıkılan Sovyetler Birliği'nden gelen hayati desteğin kesilmesiyle Pyongyang rejiminin ayakta kalamayacağını düşünüyordu. O sıralar Peterson Uluslararası İktisat Enstitüsü'nden Marcus Noland, Foreign Affairs dergisine, "Kuzey Kore Niçin Zor Da Olsa Yoluna Devam Edecek" başlıklı bir makale yazmıştı. Noland o zaman haklı çıkmıştı, o yüzden rejimin bugün her zamankinden de kırılgan olduğunu söylerken ona kulak vermekte yarar var. En dikkatli uzmanların birçoğu onunla aynı fikirde. Rejimin istikrarından şüphe duymamızı gerektiren en bariz neden, yeni liderin eskiyen polis devletini idare etmekte babasından ve dedesinden bile kabiliyetsiz görünmesi. Nitekim erkekliğini kanıtlamak için ilk iş olarak ateşlediği uzun menzilli roket tekleyerek hedefine ulaşamadı. Daha önemlisi, Kim Jong-un, meşruiyeti (başından beri olduğu gibi) tabandan kemirilen bir düzeni miras aldı. Yasadışı ticaretin merkezi denetimi erittiği anlaşılıyor ve Kore gözlemcilerinin bunu anlatmak için kullandıkları ifade, "piyasa devleti yiyor". Sınır ticareti Kuzey Kore halkına yalnızca yiyecek, giyecek ve alet edevat değil, dış dünya hakkında bilgi de getiriyor. Ülkede internet neredeyse yok, fakat kaçak radyo, televizyon, DVD ve cep telefonları yayınlaştığı için devletin propaganda tekeli de aşılıyor. Noland bana "Kuzey Kore'de Arap Baharı tartışılmadı" diye aktarıyor. "Fakat çarşılarda pazarlarda insanlar Mısır hakkında konuşuyorlardı". Kimse Kuzey Kore'de Mısır'dakine benzer bir halk ayaklanması beklemesin. Orada ne Twitter'la donanmış bir gençlik tugayı var, ne de Müslüman Kardeşler örgütü. Koreli bir tanıdığımın sözleriyle, "Günde 800 kaloriyle hayatta kalmaya çalışan insanların rejime karşı çıkacak takati gerçekten yok". Daha muhtemel olan senaryoya göreyse "Borgialar" dizisindekine benzer bir iç mücadele, bir askeri darbe veya komşulardan biriyle askeri bir çatışmanın sonucunda bir çöküş yaşanabilir. Rejim gerçekten tökezliyorsa Kuzey Kore hakkında yanlış soruları sormuş olabiliriz. Çünkü müzakere yanl ı ları , "Onları nasıl masaya çağırabilir ve silahsızlanmaya ikna edebiliriz?" diye soruyor. Ben sonuna kadar diplomasiden yanayım ve kalıcı bir barış anlaşması beni sevince boğar. Fakat en saf olanlar dışında herkes bilir ki, Kuzey Koreli liderler silahlanma programından vazgeçmeye niyetli değil ve verdikleri sözü tutacaklarına da güven olmaz. Rejim değişikliği yanlıları da, "Çöküşü hızlandırmak için daha neler yapabiliriz?" diye soruyor. Seçkinleri hedef alan yaptırımları ağırlaştırabilir ve halka yönelik dürüst bilgi yayınını artırabiliriz. Ayrıca esir kampları hakkındaki gerçeği küçümsemekten vazgeçmeliyiz. Fakat Çin'in yardımı olmadan Kim rejiminin soluğunu kesemeyiz ve Çin, Kuzey Kore çökecek olursa bunun kendi sınırından içeri taşacağından haklı olarak çekiniyor. Sormamız gereken asıl büyük soru şu: Ya sonra ne olacak? Rejimin günleri sayılıysa bu çöküş herhalde Arap Baharı'nda gördüklerimizden daha kargaşalı olacaktır. Öyleyse neden Çinli, Güney Koreli, Japon ve Ruslarla oturmuyor ve nükleer malzemelerin Rus mafyası veya Çin çetelerinin eline geçmesini; paniğe kapılan bir generalin Seul'ü (top mermisiyle birkaç dakika mesafede) yakıp kül etmesini; Çin veya Rusya'nın avantaj sağlamak için ordularını ülkeye sokmasını; Nazi kafalı hapishane komutanlarının kanıtları toplu mezarlara gömmesini; 1990'ların ortasındaki kıtlıktan daha da büyük bir felaket yaşanmasını önleyecek bir plan yapmıyoruz? Dahası, Güney'i iflas ettirmeden iki Kore'yi nasıl birleştiririz? Bizim ve Kuzey Kore'nin komşularının birlikte ve acilen sormamız gereken sorular bunlar. Çünkü Kuzey Kore giderse bunun enkazını toplamak büyük ihtimalle 20 yıl sürecektir.
BILL KELLER