- Size bakınca son derece keyifli, mutlu, gezgin, özgür, kendiyle barışık, hayatında istediği şeyleri yapmış bir kadın fotoğrafı görüyorum. Yüzde yüz haklı mıyım acaba?
- Genel hatlarıyla haklısınız. Evet, genelde yapmak istediğim şeyleri yapıyorum ve bu bir insanı hayatta mutlu eden başlıca şeylerden biri. Mutluluğumun bir başka nedeni ise, bu sabah da uyanmış ve kimsenin yardımı olmaksızın yatağımdan kalkıp giyinebilmiş olmak. Bu başlı başına bir mutluluk ama insanların çok unuttukları bir şey...
- Çoğumuz bunlarla mutlu olmayı bilmiyoruz ama. Sizce ne öğretiyor bunu insana?
- Hayatın çok kısa olması ve de ölümün ne zaman geleceğini bilmememizin bilinci öğretiyor. İnsanlar öleceklerine asla inanmıyorlar. Ben de inanmıyorum. Ancak kendimizi tehdit altında hissedince, 'aa ölüm de var' diyoruz.
- Yani hayatımızı yönlendiren ölüm korkusu mu biraz da?
- İnsanlar öleceklerini idrak ettikleri zaman pek çok şeyle mutlu olmayı öğreniyor. Ben ölüm konusunda çok ahkâm kesen insan gördüm; 'ne olmuş canım, hayatın hiç önemi yok, şu anda ölsem gam yemem' diyen ama bir kalp kriziyle Nirvana'ya erenleri biliyorum. Mesela '40 yaşın üstünde kendini hala genç kız sanıyor,' diyenler var, "Ben de öyleyim, ne var yani," diyorum onlara. 50'nin üstündeyim ve kendimi genç kız sanıyorum üstelik! Bırak genç kızı, ergen bile değilim. Yani bir rolü üstlenmekle ilgili bir şey bu. Anneannem 50 yaşındayken yaşlı bir kadındı. Çünkü onun döneminde 50 yaşındakiler kadın üniforması giyer, yaşlı kadın rolü üstlenirdi...
- Şimdi ne 50'likler var değil mi?
- Evet! Biz hâlâ içimizdeki çocukla yaşıyoruz. Kaldı ki bunu böyle yaşayabileceğim bir meslek seçmişim ben. Oyunculuk yapıyorum, bundan daha çocuksu bir şey olabilir mi? Üstelik bundan para kazanıyorum.
- Kendine güvenin, genç hissetmenin yaptığınız işle alakası?
- Kendine güvenin yaptığım işle hiç alakası yok. Çünkü benim işimi yapıp, kendine hiç de güveni olmayan sürüyle insan tanıyorum! Kendine güvenli olmak, aslında bizim hiç elimizde olmayan, bize de bağlı olmayan bir şey... Çocukken çevremizin bize verdiği bir şey bu; verilince ömür boyu bunun rahatlığıyla devam ediyorsun, verilmediyse de geçmiş olsun!
- Yani kendine güven ailenin kazandırdığı bir şey mi?
- Öyle olduğuna çok inanıyorum.
- O zaman çocukluğunuza dönüyoruz... Nasıl bir çocukluktu sizinki, nasıl bir anne-baba sizi şekillendirdi?
- Şöyle söyleyeyim; şu anda ne annem hayatta, ne babam... Onları düşündüğümde ikisine de çok ciddi bir minnet duygusu hissetmemin nedeni, beni sevmelerinden çok, saymalarıydı. Beni sevdiler demenin bir esprisi yok sonuçta; anne ve babalar çocuklarını severler genelde. Ama beni saydılar, en önemlisi bu.
- Ne iş yapardı anne-babanız?
- Babam ilk sinema eleştirmenlerinden biri, Sinematek kurucusu, TRT'yi de fiilen kurmuş kişi. Annem iş yapmazdı, tek uğraşı herhalde bendim; ama sağduyusu çok gelişmiş bir kadındı. Anneme daha çok hayranlık duyuyorum çünkü babam alt tarafı bir erkekti.
- Ne demek alt tarafı erkek?
- (gülüyor) Çünkü erkeklerin hayattaki konumları, erkek olmalarından ötürü belirli bir kalıp içinde gelişiyor. Ben babasına çok aşık bir kızdım, babamın zaaflarını, zayıf yanlarını bugün görüyorum...
- Ne tür zaaflar bunlar?
- Annemden boşanmak istiyor ve bunu annemin yüzüne söyleyemiyor, çünkü korkuyor. Çünkü korku bu dünyadaki en güçlü duygu ve de erkekler çok korkak! Bunu anneme 15 sayfa mektupla söyleyebildi!
- Sonuç olarak boşandılar mı? - Evet, ben 12 yaşındaydım.
- Anne-babası ayrı bir çocuk olarak büyümek sizi etkiledi mi?
- Tabii etkiledi ama bu bir trajedi değil, sonuçta sürüyle insan ayrılıyor.
- Siz babayla mı büyüdünüz?
- Hayır, ben Fransız okulunda okuduğumdan annemle kaldım, babam Ankara'daydı. Sonra burslu olarak Fransa'ya gittim. O yaştaki her insan gibi psikoloji bana da cazip geldi ama kısa sürede bunu meslek olarak yapmayacağıma karar verdim ve ilk aşkım oyunculuğa döndüm.
- Oyunculuk ne alaka?
- Çünkü sürekli tiyatroya ve sinemaya götürülen bir çocuktum...
- Başlangıç nasıl oldu?
- Fransa dönüşü Dostlar Tiyatrosu'nu çok beğeniyorum, nasıl gireceğimi düşünüyorum, tam o sırada
Cumhuriyet gazetesinde bir ilan görüyorum. Sınava giriyorum, Dostlar'da başlıyorum böylece.
- Sonra? 'Başardım, sevdim, bunu iş olarak yapabilirim' duygusu nasıl yerleşti?
- 1977'de girdim, 78'de zaten tiyatro dağıldı. Ben bu arada Sinematek çevresinde oluyordum, aynı zamanda yarım gün bir gazetede çalışıyordum. Sonra kızımı doğurdum, böylece doğal bir ara oldu, derken darbe oldu. 1983'te Atıf Yılmaz'dan bir teklif aldım
Şekerpare filminde oynamak üzere, yıl 1983. Zaten ilk üç filmim Atıf Yılmaz'ladır.
Faize Hücum filminde ise asla oynamadım internette iddia edildiği gibi. (gülüyor)
KİMSEYE NASİP OLMADI!
"İtalyan Grazia dergisi, ismimi kapaktan girerek bir röportaj yayınladı. Bugüne kadar bizim herhangi bir oyuncumuz kapaktan anonslanmadı hiç. Ben şu anda en star oyuncu değilim ama netice itibariyle bana nasip olan bir sürü şey, bizim ülkemizdeki sürüyle oyuncuya nasip olmadı".