Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Filistin dağlarından kamera arkasına

Arnavutköy'den Paris'e, Paris'ten Malatya köylerine ve oradan da Filistin kampları ve Hollanda'ya uzanan bir hikâyenin baş kahramanı Melek Ulagay. Sanayici bir ailenin çocuğuyken, 68'le başlayan dünyayı değiştirme sevdası ise onu hâlâ genç kılıyor

Giriş Tarihi: 8.8.2010
Tanıyanların 'şahane bir kadın' dediği insanlardan biriyle tanıştırmak istiyoruz bu hafta sizi. Her ne kadar buna son belgesel filmi Barış İçin Israrlıyız: Kadın Kenti Diyarbakır vesile olsa da, sadece bir filmle anlatılabilecek bir yaşamın sahibi değil Melek Ulagay Taylan. "Hayatımı Ortadoğu'nun iki ezilen halkına Filistinlilere ve Kürtlere borçluyum. Onlar beni koruyup kollamasalardı, şimdi hayatta olamazdım," diye başlıyor Boğaz ve Adalar manzaralı evindeki sohbetimiz. 'Kadın Kenti Diyarbakır' etkinliğin filmini yapma nedenini şöyle anlatıyor: "Birbirimizi dinlemeden hiçbir sorunun çözülemeyeceğini herkese göstermek istedim. Bu film kadınların ne kadar güçlü olduğunu anlatıyor." O yüzden filminin en çok batıdaki kadınlar tarafından izlenmesini istiyor, Doğu ve Güneydoğu'daki hemcinslerini dinlesinler, anlasınlar diye. İnsanların birbirlerini dinlemediği için dünyanın bu hale geldiğine o kadar inanıyor ki, çektiği belgesellerle hayata tanıklık etmek istemesi bundan.

PARİS, '68, ELVEDA MİNİ ETEKLER
Hayatının ilk bölümünü sosyalizm mücadelesine adamış bir kadın Melek Ulagay. Ancak bu adanış, birçok kuşakdaşı ve yaşıtından farklı olarak pek çok reddedişle dolu. Çocukluğunu ve ilk gençliğini "Arnavutköy ve Bebek dışında bir yeri bilmezdim," diye anlatıyor. Türkiye'nin ilk ilaç sanayicilerinden İbrahim Ethem Ulagay'ın torunu olarak doğduğunda, Galatasaray liseli babasının isteğiyle Arnavutköy Kız Koleji'ne devam ettiğini söylüyor. Kolej hayatının dönemin genç kızları için bir özgürleşme alanı olduğunu anlatırken o yıllara dönüyor ve aldığı Anglosakson eğitimin birey olmasında çok önemli olduğunu vurguluyor. Melek Ulagay'ın Kolej'deki en büyük aşkı, tiyatro. Nevra Serezli gibi şimdi ünlü birer tiyatrocu olan pek çok arkadaşı da zaten Arnavutköy Kız Koleji'nin bu özgür ortamının ürünleri: "Kolejden sonra tiyatro okumak istedim, bu konuda o kadar ısrarlı oldum ki, babam beni sanat eğitimi için Paris'e gönderdi." 1967'nin Paris'ine giden bu kolejli ve heyecanlı genç kız için oradan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır: "1967'de öğrenci olarak gittiğim Paris'te sokakların diliyle tanıştım. Paris, işçi ayaklanmalarının, komünün şehriydi. Paris halkı adalet, eşitlik ve kardeşlik için sokaklara dökülmüş, krallık ordusuyla sokak sokak çatışarak, kendi iktidarına giden yolları açmıştı. 1848 ve 1879 ayaklanmalarının izlerini taşıyan Paris sokakları, 1967'de yeni ayaklanmalara hazırlanıyordu. Paris kahvelerinde sabahlara dek süren ateşli tartışmalarda erkeklerin yanı sıra kadınlar da vardı. Yeni bir dünya kuruluyordu. Erkeklerin hayallerini süsleyen zarif kadınlar gitmiş, savaşta ve barışta erkeklerle bir arada, güçlü ve dirençli kadınlar gelmişti. Bütün dünyada yine devrim rüzgârları esiyordu. Savaşların olmadığı bir dünya için, savaşmak gerekiyordu." 1968 baharına hazırlanan Paris, Türkiyeli bu burjuva kızı bir başka karşılar, ilk kez orada duyar 'sosyalizm'i, Marx'ı, Lenin'i, Sartre'ı: "Paris'te Türk Talebe Birliği'nden öğrencilerle tanıştım, hepsi devrimciydi, onlardan etkilenmemek mümkün değildi." Etkilenir etkilenmesine ama bu öyle bir etkidir ki, kapıldığı büyük ütopyayı bir Avrupa ülkesinde değil, ait olduğu topraklarda hayata geçirmek için büyük bir hevesle gittiği üniversitesini bırakır ve İstanbul'a geri döner Melek Ulagay. "İlk gençlik yıllarımda Tolstoy'un dev eseri Savaş ve Barış'ın beyazperdeye uyarlanmış filmini izlerken, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra doğmuş ve savaşı yaşamamış tüm genç kızlar gibi, savaştan çok aşkla ilgilenmiştim. Romanın baş kadın kahramanı Natasha Rostova'nın iki soylu erkek, Pierre Bezukhov ile Prens Andrei Bolkonsky arasında bocalaması, Napolyon ordularının işgali altındaki Çarlık Rusyası'nda yaşanan çalkantılardan ve trajedilerden daha önemliydi benim için. 20 yaşıma geldiğimde Natasha Rostova değil, savaşa katılan kadın olma hayalleri kurmaya başladım. Kadınların dünyası süslü, sıkıcı ve boğucuydu. Evde oturup çocuk bakmak ve yemek yapmak bana göre değildi. Kadınların çaylı toplantıları, kekleri ve pastaları benden çok uzaktı. Korunaklı ve güvenli ev içi yaşamından kaçıp, koyu çayların içildiği, bol sigara dumanlı kahvelerde oturup tartışmak bana daha çekici geliyordu. Yüksek ökçeli ayakkabılara, mini eteklere, makyajlı gözlere veda ettim."

SOSYETEDEN DAĞLARA UZANAN YOL
Çok kısa bir süre sonra Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)'nin aktif bir militanıdır ve artık eski burjuva günleri geride kalmıştır. Bir gün ülkenin bir kentinde, bir gün başka bir yerindedir. O günlerde İstanbul Üniversitesi'nin İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne kayıt yaptırır. Hocalarından biri, daha sonra hayattaki en önemli dostlarından biri olacak olan Mina Urgan'dır: "Mina Hanım'dan çok şey öğrendim, hem politikayı hem de dostluğu." 27 Mayıs'ın görece özgür ortamında ve 68'in müthiş rüzgârıyla yürünen yollar, dönemin devrimci liderlerinden Mahir Çayan'ın deyimiyle bir gün 'engebeli, dolambaçlı, sarp' virajlara girdiğinde, Türkiye'nin sokakları hâki renklere bürünür. Tarih 12 Mart 1971'dir. Ve Arnavutköy'ün kolejli devrimci kızına, hayatını borçlu olduğu ilk halkın topraklarının yolu görünür: Malatya'nın Kürecik'inde bir yılı aşkın saklanarak yaşar. Alevi Kürt köylülerin evlerini evleri bilir, çocuklarını kardeş, annelerini anne. "Bu kadar farklı bir hayattan çıkıp bir Kürt köyünde, elektriksiz, susuz, toprak evlerde yaşamaya nasıl uyum sağladınız?" diye sorduğumda yanıtı şu oluyor: "Hiç zorlanmadım, olması gereken oydu ve orada öğrendiklerim bütün hayatımı şekillendirdi." Onunla söyleştikten sonra tesadüfen sohbet ettiğim Kürecikli arkadaşımdan Melek Ulagay'ın onların evinde kaldığını öğrendiğimde ise daha iyi anladım. Arkadaşım "Bazen bir yerlere giderdi, bir keresinde bana kışlık gocuk almıştı, o giysimi hep sevdim." Kürecik ve civarında güzelliği dillere destan devrimci Melek bir süre sonra Ortadoğu'nun bir başka ezilen halkının kollarına atar kendini. Bu halk Filistin halkıdır ve yeni mekânı ondan birkaç yıl sonra yüzlerce kişinin öldürüleceği Sabra Kampları'dır. Aralarında Cengiz Çandar, Bora Gözen, Faik Bulut gibi birçok ismin Filistin halkının mücadelesine katılmak amacıyla gittiği Filistin toprakları, artık Arnavutköylü genç kadının yeni ailesiyle buluşacağı ve gençliğinin iki yılını geçireceği topraklardır da aynı zamanda: "Filistinli gerillalarla ilgili hikâyeler basında duyulmaya başladığında ben Filistin nerededir, Filistinli kimdir tam olarak bilmiyordum. Avrupa'da Nazilerden kaçan Yahudilerin eski Osmanlı toprakları olan ve Filistin diye bilinen Arap vilayetinde, 1948 yılında İsrail devletini kurduklarını tarih dersinde öğrenmiştim. Filistin haritasını incelemek aklımın ucundan bile geçmemişti. 1967 yılında İsrail devletiyle Araplar arasında yeni bir savaş olduğunu ve İsrail'in 1948 sınırlarını genişleterek Arap topraklarının bir bölümünü daha işgal ettiğini basından izlemiştim. Filistinli gerillalar, topraklarını geri alabilmek için savaşıyordu."

BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
Filistin dağlarından kamera arkasına
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
BİZE ULAŞIN