Görkemli ve mitolojik Spil Dağı'ndaki kulübesinde, tıpkı hemşehrisi Efesli Herakleitos'un yaklaşık 2 bin 500 yıl önce yaptığı gibi münzevi bir yaşam süren Tarzan'ı ile ünlü Manisa'da dünyaya geldi Ali Suat Ertosun. Şimdilerin Greenpeace'i gibi güçlü çevre örgütlerini kıskandıracak kadar yeşil sevdalısı olan 'Manisa Tarzanı' Ahmet Bedevi 1963 yılında öldüğünde, Ertosun henüz 10 yaşındaydı ve o sıralar Murat Germen İlkokulu'nda okuyordu. Çocukluğunun ve ilk gençliğinin, 13 Nisan 1953 doğumlu Ali Suat Ertosun üzerinde ciddi bir etki bıraktığını gönül rahatlığıyla öne sürmek mümkün. Zira Ertosun, yıllar sonra kaleme alacağı otobiyografik nitelikli kısa hikâyelerinde dönüp dolaşıp doğup büyüdüğü yere, Manisa sokaklarına gidecekti.
CEZAEVLERİNİN HİROŞİMASI: HAYATA DÖNÜŞ
Yüksek yargının, yürütme ve hatta yasama ile mücadelesinde hep ön saflarda gördüğümüz, toplum mühendisliğine ve siyasete meyyal bir bürokratın, iç dünyasını bonkörce açtığı hikâyeler yazması biraz şaşırtıcı gelebilir. Ne var ki, edebiyatın -benzetme yerindeyse- hemen her Türk bürokratının içinde, her an alevini püskürtmeye hazır evcilleştirilmiş bir ejderha gibi yattığı düşünülürse Ertosun'daki yazma hevesinin sebepleri de bir nebze anlaşılabilir. Doğrusunu söylemek gerekirse Ertosun'un
Mazide Kalan Sevgili,
Boşa Geçen Yıllar,
Marazi Aşk gibi öyküleri, 'eli yüzü düzgün' metinler olmakla birlikte edebi açıdan yüksek beklentilere cevap verebilecek seviyede değil. Ancak ölüm, yaşam, ilk aşk gibi önemli temaların işlendiği bu hikâyeler bir bürokratın dünyaya bakışı hakkında önemli ipuçları içeriyor. Örneğin ilk gençliğinde ayrıldığı sevgilisi ile yıllar sonra toplumda saygı duyulan, hali vakti yerinde bir adam olarak karşılaşan Metin adlı kahramanın hikâyesini anlattığı
Boşa Geçen Yıllar'da metne sinmiş ideoloji, Ertosun'un aşka sınıfsal baktığını ele verir gibi. Ulaşılamayan ilk sevgili temasına
Mazide Kalan Sevgili adlı öyküde de rastlıyoruz. "Kemal, Adalet Başmüfettişi Cevdet Bey'i hâkim adayı iken tanımıştı," diye başlayan hikâyenin de -Ali Suat Ertosun'un, hem hâkim adaylığı, hem de adalet başmüfettişliği yaptığı hesaba katılırsaotobiyografik ögeler taşıdığı söylenebilir. Ölümü, yaşamın karşıtı olarak tanımladığı bir yazısı ise Ertosun'un ölüme farklı bir perspektifle baktığını gösteriyor. Şu satırlar Ertosun'a ait: "Ölüm, tarihe yön veren bir sebep değil mi? Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılması sonucu binlerce insanın ölmesi, tarihin ve bugünkü dünya düzeninin oluşumunda etkili olmamış mıdır?" Elbette olmuştur. Tıpkı Ali Suat Ertosun'un, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü olduğu dönemde gerçekleştirilen kanlı 'Hayata Dönüş Operasyonu'nun F Tipi Cezaevi sistemine geçişte etkili olması gibi... Ertosun'un, 32 kişinin ölümüyle sonuçlanan ve cezaevlerinde 'yeni bir hayatın' kurulmasına vesile olan 'Hayata Dönüş Operasyonu'na tarihsel anlamda Hiroşima'nın bombalanmasına benzer bir işlev yüklediği anlaşılıyor. 'Hayata Dönüş', Ertosun'un kendi mesleki tarihi açısından da son derece önemli. Boşuna değil, bu kanlı operasyon sonrasında F tipine geçişin onun CV'sine bir başarı olarak kaydedilmesi ve 'Hayata Dönüş' sayesinde Madalya ve Nişanlar Kanunu gereğince 'Devlet Üstün Hizmet Madalyası' ile ödüllendirilmesi. Devletin nişan ve hatta nikâhla bağlı olduğu derin bir yargı bürokratının portresini deyim yerindeyse üç boyutlu hale getirebilmek için kısa bir 'flashback' yapıp Manisa yıllarına dönmekte fayda var. O dönemi anlattığı hikâyelerinden anladığımız kadarıyla Ali Suat Ertosun, orta halli bir ailenin biraz içine kapanık bir çocuğuydu ve gelecekte güçlü ve başarılı olma hayalleri kuruyordu.
Mazide Kalan Sevgili hikâyesindeki hâkim adayı Kemal karakteri için yazdığı şu satırlar bunu ele veriyor: "Onunla yakından ilgilenmişler, onu yanlarında gezdirmişler, yemeğe götürmüşler, âdeta bir hâkim ve Cumhuriyet savcısı gibi sevgi ve saygı göstermişlerdi."
O GELDİ, CEZAEVLERİ KARIŞTI
Belli ki Ertosun sevgi ve saygı görmenin garantili yollarından biri olarak gördüğü devlette üst makamlara yükselmeyi öteden beri çok istiyordu. Bu yüzden hukuk okumayı, Manisa Lisesi'nde, hatta Atatürk Ortaokulu'nda okuduğu yıllarda kafasına koymuştu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girince hayallerine ulaşmak için ilk adımı atmış oldu. Ertosun, üniversiteyi 1974 yılında bitirdikten sonra tıpkı hikâyesindeki Kemal karakteri gibi hâkim adayı olarak başlamıştı işe. İlk görev yeri memleketi Manisa idi. Ardından Kozluk, Ulubey ve Bayramiç Hâkimliği görevlerinde bulundu. Ali Suat Ertosun'un kariyerindeki en büyük sıçrama Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'ne getirilmesi oldu. Onu İzmir'den tanıyanların da doğruladığı üzere Ertosun, başmüfettişlik yaptığı dönemde Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu tarafından 16 Kasım 1998'de bu göreve atandı. Ertosun görevdeyken yaşanan üç büyük olay eleştiri konusu oldu, hatta infial yarattı. İlk olay, Karagümrük çetesinin lideri Nuri ve Vedat Ergin kardeşlerin, 15 Şubat 1999'da -kuşku uyandırıcı bir tesadüf eseri- Abdullah Öcalan'ın Kenya'da yakalanıp Türkiye'ye getirildiği gün Afyon E Tipi Kapalı Cezaevi'nde çıkan bir isyanda Sabancı suikastı sanığı Mustafa Duyar'ı öldürmeleriydi. İkinci olay, Ergin kardeşlerin kaldığı Uşak E Tipi Cezaevi'nde yaşanan çatışmaydı. 1 Kasım 2000 tarihinde çıkan isyan sırasında altı kişi ölmüş, 23 kişi de yaralanmıştı. Ergin kardeşlerin iddialarına bakılırsa önce Mustafa Duyar'ın öldürülmesine göz yumulmuş, sonra da kendilerinin öldürülmesi için adeta ortam hazırlanmıştı. Üçüncü olay ise F Tipi Cezaevi projesine karşı başlatılan ölüm orucu eylemlerini sona erdirmek için 19 Aralık 2000'de eşzamanlı olarak 20 cezaevinde düzenlenen operasyon idi. Sadettin Tantan'ın İçişleri Bakanı olduğu dönemin modasına uyularak operasyona tuhaf bir isim de verildi: 'Hayata Dönüş'. Bu isim, 30 mahkûmun, iki de askerin öldüğü bir operasyon için bir oksimorondu. 2002 yılında daha sonra üyesi olacağı HSYK'nın itirazı nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı koltuğuna oturması engellenen Ertosun, tartışmalı mesleki geçmişine rağmen eylül 2003'te Yargıtay üyeliğine, mayıs 2008'de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından HSYK üyeliğine atandı. Şu anda Ertosun ile yürütme arasında, Ergenekon savcısı Zekeriya Öz gibi savcıların görev yerlerinin değiştirilmesini teklif ettiği için kriz yaşanıyor ve bu kriz Ertosun'un görevden ayrılacağı mayıs 2012'ye kadar devam edecek gibi görünüyor. Ertosun ayrıca, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz'ı Adalet Bakanlığı'nın isteğine rağmen görevden almayan kurulun belki de en etkili üyesi. Ergenekon sanığı Engin Aydın'la birlikte çekilen fotoğrafı ile de gündeme gelen Ertosun, hâkim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi konusunda sözü en çok geçen isim olarak biliniyor.
DEVLETİN BİLİNÇALTININ TEMSİLCİSİ
Devletin derin reflekslerini yansıtan genel profili ve bürokratik vesayetten yana tutumu göz önüne alınırsa referandumda 'Hayır' demesine kesin gözüyle bakılan Ali Suat Ertosun, bir bürokrat olarak düşüncesini vatandaşlara da dikte etmekten çekinmiyor. Ertosun, son olarak HSYK Başkanvekili Kadir Özbek ile birlikte yeni Anayasa paketine karşı çıkmalarının temel gerekçesini "Türk demokrasisinin az gelişmişliği" olarak açıkladı. Ertosun'a göre ülkemizin özgün koşulları göz önüne alınırsa HSYK, yürütme üzerindeki vesayet ayrıcalığını muhafaza etmeliydi. "Türkiye, Brüksel ve Uganda koşullarının aynı anda yaşandığı nevi şahsına münhasır bir ülkedir," yargısından ilham alan bu anlayışın bizi dönüp dolaşıp aynı noktaya getirdiği aşikârdır: Bürokratik vesayet sürdükçe demokrasi az gelişmiş olarak kalacağına göre kısır döngü devam eder. Ertosun, bürokratik vesayetin devamlılığı için az gelişmişlik ve az demokrasinin gerekli olduğunu düşünen devlet bilinçaltının tipik temsilcilerinden biri. Ne var ki, Hegel'in devlet teorisinde de görüldüğü üzere ülkelerin bilinçaltı ile değil, tarihsel ve evrensel akılla yönetilmesi gerekiyor. Devlet, eğer hepimizin ortak ruhunu eksiğiyle, yanlışıyla iyi kötü temsil eden bir bilinç ise derin devlet de devletin köklü ortak bilinçaltına tekabül ediyor. Derin devlet, zaman zaman darbelerle yüzeye çıkan zapt edilemez, tehlikeli arzuların merkezi olduğu için de bilinçaltını andırıyor. SABAH'ın Ergenekon soruşturmasının başladığı dönemlerde attığı "Devlet derin devlete karşı" manşeti, bu ülkenin bilinci ile bilinçaltı arasındaki çatışmayı iyi özetliyordu. Ali Suat Ertosun'un, bu çatışmada devletin bilinçaltını temsil eden tarafta yer aldığını ilk bakışta anlamak mümkün. Elbette nihai olarak bilinç, her zaman olduğu gibi bilinçaltını kontrol etmeyi, hatta dönüştürmeyi becerecektir. Böylesi bir çözüm, toplumun ortak beklentisine karşılık vermiş olur. Ancak bu yapılırken güçlü, kontrol edilemez başka bir bilinçaltının, yani yeni bir derin devletin yörüngesine girilmemesi gerekir.
'Paşalardan daha askeriz' diye övünüyorlar
Ali Suat Ertosun, 12 Eylül'de yeni Anayasa paketinin oylanacağı referandumda "evet" oyunu kategorik olarak reddeden bir isim. HSYK'nın asil üye sayısının 7'den 22'ye, yedek üye sayısının 5'ten 10'a çıkarılması ve HSYK kararlarına yargı yolunun açılması Ertosun'u en çok rahatsız eden düzenlemeler. Bu düzenlemeler sayesinde HSYK'nın geri dönüşsüz kararıyla meslekten ihraç edilen Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya ya da Adana Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu'nun başına gelenlerin benzerleri yaşanmamış olacak. Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararlarına da yargı yolunu açan yeni paketin askerleri bile yargı mensupları kadar rahatsız etmediği görülüyor. Öyle ki, HSYK üyeleri başta olmak üzere kimi yüksek yargı mensupları çeşitli mahfillerde "Askerler bizim kadar direnmedi. Biz paşalardan daha asker çıktık," dedikleri konuşuluyor. Bu ifadeler -teşbihte hata olmaz- "yüksek yargının Tosun paşalarının" referandumdan sonra yıldızlarının söküleceğinden endişe ettiklerini gösteriyor.