Serin
bir soluğa hasret kaldığımız 2010 yazını kapatmadan önce Şeker Bayramı'nı fırsat bilip, kısa bir kaçamak yapmak isteyenlere rotalarını İtalya'ya çevirmelerini öneriyoruz. Hayır, sandığınız gibi Güney İtalya plajları değil tavsiyemiz. Tam tersine Kuzey İtalya'nın dağlarına ne dersiniz? Milano'nun kuzeyindeki göller bölgesi Lombardia, serin suları ve üzüm kokulu meltemleriyle sizi bekliyor. Biraz yüzeyim, biraz gezeyim, bolca da yiyip içeyim diyenler için ideal tatil durağı olan bu bölge, Toscanini'den Klee'ye, Hemingway'den Nietzsche'ye kadar birçok ünlü yazar ve sanatçının tarih boyunca uğrak yeri olmuş. 18. yüzyılda genç asilzadelerin eğitimi için gerçekleştirilen ve 'Büyük Gezi' adı verilen yolculuğun da 'olmazsa olmaz' duraklarından biri. Üç büyük, dört de küçük gölden oluşan Lombardia, her ne kadar denizin kokusunu almasanız da zeytin ağaçları, üzüm bağları ve palmiyeleriyle buram buram Akdeniz kokuyor. Maggiore, Garda ve Como, bölgenin büyük gölleri... Sonuncusu George Clooney'nin yazlığına evsahipliği yapmasıyla tanınıyor. Çok daha sempatik olan ve sükûnet arayanların mesken edindiği küçük göller ise Orta, Varese, Idro ve Iseo. Aslında hepsi birbirine o kadar yakın ki her gün birinin sularında serinlemek mümkün. Bunun için ideal konaklama mekânı, merkezi konumuyla Iseo Gölü. Bir saat batıya yolculuk ederek Como'nun sokaklarında dolaşırken ünlülere rastlayabilir, bir yarım saat daha giderek Maggiore'nin kıyısındaki şatoları gezebilir veya yarım saat doğuya giderek Garda'da yelken yapabilirsiniz. Iseo Gölü'nün tadını çıkarmaya karar verirseniz, gölün kıyısında Sulzano ve Clusane gibi birbirinden şirin kasaba ve gölün ortasındaki, Avrupa'nın en büyük göl adası unvanıyla bilinen Monte Isola sizi bekliyor. Adanın balıkçı köylerinde yürüyüş yaparken veya sahildeki deniz ürünleri restoranlarında yemeğinizi yerken gölü çevreleyen heybetli dağlar tam bir göz ziyafeti sunuyor. Gölün tadını çıkarmak için adaya her yarım saatte bir kalkan motorlarla gidebileceğiniz gibi özel motor da kiralayabiliyorsunuz. Nostaljik bir lüks yaşamak isteyenlere 1961 model bir Riva Aquarama'yla iki saatlik bir göl turu imkânı da mevcut.
SESSİZLİĞİN SENİNİ DİNLEYİN
Iseo Gölü'nün çevresi birbirinden keyifli otellerle dolu, fakat bizim önerimiz Ebrusco'daki L'Albereta. Odanızın balkonunda kahvenizi yudumlarken asmalardan sarkan üzümlerin ardında oteli çevreleyen yemyeşil koru, dış dünyayla aranızda bir kalkan görevi görüyor. Çevrede huzurlu bir sessizlik var. Özellikle otelin Henri Chenot imzalı spasını kullanmaya niyetlenirseniz, yaptırdığınız masaj sonrasında bu sessizliğin kıymetini iyice anlıyorsunuz. Otelin bir başka imzası ise İtalya'nın en ünlü şeflerinden biri olan Gaultiero Marchesi'ye evsahipliği yapan restoranı. Restorana girince, masalardaki sandalyelerin bahçe manzarasına değil de tam ters yöndeki duvara doğru yerleştirildiğini görürseniz, şaşırmayın. Bu sizi bekleyen bir sürprizin habercisi. Duvarda boylu boyunca uzanan resim, belli bir saatte garsonlardan birinin teatral tavırlarla bir düğmeye dokunmasıyla birlikte yavaş yavaş yukarı kalkmaya başlıyor ve Marchesi'nin mutfağı bir sahne edasıyla gözler önüne seriliyor. Siz ünlü şefin âlamet-i farikası, tuzlu hamurda pişirilmiş levreğin tadına varırken, Marchesi de masaları teker teker ziyaret etmekten geri kalmıyor.
ISEO GÖLÜ'NÜN GÜNEYİ BAĞLIK
Iseo'da kalırken denemeden geri dönmemeniz gereken iki restoran daha var. Her ikisi de üzüm bağlarının ortasında kaybolmuşsunuz hissi veren, birbirinden romantik iki mekân; Il Priore ve Locanda Al Dossello. İlkinde trüflü spagetti, ikincisinde ise bambuya sarılmış kuzu eti yemeyi ihmal etmeyin. Tabii Franciacorta şarabı eşliğinde. Çünkü Iseo Gölü'nün güneyindeki tepeler bu isimle anılıyor ve bölgedeki işletmeler, aynı zamanda restoranları çevreleyen bağların üzümleriyle şaraplarını da üretiyor. "Yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerinden bahset," diyecek eşe-dosta anlatabileceğiniz iki önemli şehir de bu bölgede size bekliyor: Verona ve Bergamo. İlki Iseo'nun bir saat doğusunda ikincisi ise yarım saat batısında.
ÂŞIKLAR ŞEHRİ VERONA
Verona'ya ulaşıp şehri çevreleyen duvarları ana kapıdan geçerek aştığınızda, Romeo'nun Juliet'e duyduğu aşkı, anında hissediyorsunuz. Adımlarınız sizi büyülenmişcesine, ana meydanda tüm heybetiyle konumlanmış arenanın duvarlarını geçerek doğruca Juliet'in evine götürüyor. Sanki kutsal bir mekânmışcasına buraya uğramadan önce şehrin tadına varmak mümkün değil. Evin avlusuna uzanan duvarlar, ziyaretçi âşıkların karaladığı grafittilerle bezenmiş. Bunları inceleyerek ilerlerken kendinizi Romeo'nun Juliet'ine serenat yaptığı ve ona kavuşmak için tırmandığı o meşhur balkonla yüz yüze buluyorsunuz. Balkona ulaştığınızda bir tılsım sizi sarıp sarmalarsa ve kendinizi Juliet'in sözlerini mırıldanırken bulursanız şaşırmayın: "Şu gülün adı değişse bile, kokmaz mı yine aynı güzellikte? Romeo'nun da adı Romeo olmasaydı, kusursuzluğundan hiçbir şey kaybolmazdı." Verona'dan ayrılmadan önce yapmanız gereken iki ziyaret daha var. İlki Pietra Köprüsü'nden geçerek nehrin karşı yakasındaki tepeye kurulmuş Teatro Romano ve San Pietro Kalesi'ni görmek. İkincisi ise taşıtlara kapalı olan Scaligero Köprüsü'nü geçerek, geçmişte Scaligeri ailesinin evi olan ve şimdi bir müze işlevini sürdüren Castelvecchio'yu gezmek. Bu romantik şehrin her köşesinde, sokak aralarında, meydanlarda keyifli restoranlar bulmak mümkün. Yerel ve mütevazı bir mekân arayanlar için Antica Bottega Del Vino doğru adres olabilir. Şatafatlı bir ziyafet isteyenler ise Michelin yıldızlı Il Desco'yu tercih etmeli. Her ne kadar Verona gibi bir aşk sembolü olmasa da en az onun kadar romantik ikinci şehir ise Bergamo. Şehrin görmeye değer tarihi bölümüne 'citta alta' deniyor; yani yukarı şehir. Evet, gerçekten de yukarıda. Yürüyerek çıkmayı imkânsız kılan diklikte bir tepeye kurulmuş. Kısa bir füniküler yolculuğuyla ulaştığınız noktadan dümdüz ilerlerseniz şehrin ana meydanına, Piazza Vecchia'ya ulaşıyorsunuz. Kendinize bir iyilik yapın ve buradaki restoranlardan birinde gölge bir masa seçerek aheste bir yemek yiyin. Önerimiz La Taverna Colleoni dell'Angelo. Hafif bir şeyler atıştırmak isteyenler içinse Café Del Tasso, biçilmiş kaftan. Yemek sonrası şehrin dar sokaklarında yapacağınız yürüyüş, sizi yüzyıllar öncesine götürecek ve ruhani bir dokunuşla yüzünüze bir tebessüm konduracak. Bu ifade, dönüş yolculuğu sırasında ve tatilinizi sonlandırıp evinize ulaştığınızda da sizi bırakmazsa, şaşırmayın.