Seçimin
üstünden iki hafta geçip de Stockholm Sendromu bile tartışılmış, helalleşme muhayyilesi bu kadar genişlemişken, insan ne okumak ister? Temmuza dört kala bir pazar günü, artık herkeste ağır rehavet baş göstermişken, insan ne okumak ister? Sayfiye lokantası. Deniz kenarı meyhanesi. Çay bahçesi. Benim canım bunları ister. Ama mümkünse Fransız Polinezyası'nda olmasın. Zanzibar'da da olmasın. Ulaşımı kolay, faturası makul, bıraktığı his "Ay gene gelelim," olsun. Alaçatı, Bodrum, Yunan adaları, Assos, Cunda, mavi yolculuk rotaları, önümüzdeki haftalar bunlarla dolu olacak. Biz yolu henüz o taraflara düşürmemişlere daha mütevazı bir hizmet verelim. Denize inen sokaklarındaki evleri hâlâ sarmaşık güllü, kadın nüfusu beyaz bacakları yakma derdine düşmeden mini şorta geçti, İstanbul'un Anadolu yakası hâlâ biraz sayfiye tadında... Tatil tarihini ertelemek gerekiyorsa, hayat buralarda da pekala Ege havasında geçer.
1. BATUHAN PİATTİ'Yİ UYANDIRMAYIN!
Kendi limonuyla yumurtası iyi çırpılmamış Batuhan Piatti bir söyleşide söylemiş, Villa Bosphorus'u İstanbul'un en iyi balıkçısı sanıyor! Beylerbeyi'ndeki
Villa Bosphorus tabii ki İstanbul'un en iyi balıkçısı değil. Kötü de değil, ama her şey 6 hadi 6.5'tan, 7 alır 10 üstünden. Fakat bir yandan da şahane bir balıkçıdır! Sabah kahvaltısına diye gider, beyaz peynir domates çayla başlar, akabinde beyaz peynir kavun rakıya geçer, "Biraz ondan, biraz bundan," diye diye denizin üstünde akşamı edersiniz. Buranın konumu, hele bahar ve yaz aylarında, İstanbul'da yaşadığı için şükrettirir insana.
2. LÜKS, FİYATTA DEĞİL SAATTE...
Daha birinci sınıf mutfak isteyenler, bir durak öteye
Çengelköy'e, gene suyun hemen üstündeki
İskele'ye gitsin. Salatasından garsonuna klasik, net, zor kusur bulunur. Burası bir dönem İstanbul'un en kazık balık lokantalarındandı. Hâlâ iyi ama artık o kadar kazık değil. Buradaki 'lüks' hissi şöyle oluyor: Bir öğleden sonra/akşamüstü gideceksiniz, akşam değil, işte o zaman denizin önüne masa atmanın lüksü, yemekten sonra gelen faturayla ilgili bir şey değil, o öğleden sonrayı çalıp İstanbul'un göbeğinde sanki tatlı bir koydaymış gibi keyif çatabildiniz mi, lüks o işte.
3. 'ÇAYLARI' DİKİP TEKNEYLE KARŞIYA...
Lezzet beklentisini aşağı seviyede, servis talebini iyice alt sınırda tutacaksınız. Tamam, Aydın Boysan'ın Paşabahçe için tasarlamış olduğu o buzluklu amfora kadehten beklemiyoruz, ama bitişikteki camiye çare olarak sunulan dışı baskılı kalın su bardakları da hiç racon bırakmıyor. Ama işte şehir kavrulsun sıcaktan, yaprak kımıldamasın, bir Kanyon'da bir de burada fırtına vardır:
Kandilli'de Suna'nın Yeri. En cazip yanı da 'meşrubatı' içip içip masadan kalkıp iskeleden hop diye karşıya geçmek, sonra inmeyip aynı tekneyle geri gelmek. Sudan ucuz Boğaz sefası.
4. MODA İSKELESİ'NİN KIZ KULESİ'NDEN FARKI NE?
Kız Kulesi uzaktan bakmalıktır, oyuncak gibidir, ama dibine gittiniz mi gazozu kaçar. Halbuki Moda İskelesi, ona biraz tepeden bakan
Moda Teras'tan biblo gibi görünmekle kalmaz, kendi de iyi ağırlar. Suya ayak sokma mesafesinde bir çay, bir çay daha, derken bir motorla... Dünyanın en tatlı küçük iskeleleri kitabı yapılsa, yeri garanti...
5. MÜESSESENİN MEDARIİFTİHARI:
Çocukluğumuzun breçel'leri, hele ki içinden çikolatalı sos akan spesiyal dondurması niye tatlı bir rüya oldu, Divan bunu kendine neden reva gördü, anlamak mümkün değil. Ama her defasında bayat mamul satmayı kendine yakıştırabilen pastaneleriyle, anlı şanlı marka gönlümüzdeki onca kredisini tüketti. Kalamış Marina'daki
Marina Brasserie, halk arasındaki adıyla Divan, müessesenin medarı iftiharıdır herhalde. Hep iyi, hep popüler. Rokoko baki ama mutfak son yıllarda ekstra gelişti, ekmekler tarifsiz güzellikte, kahvaltılar dört dörtlük, servis tıkır tıkır... Her kimse bunların sorumlusu, hangi müdür, hangi yöneticiyse, bravo!
6. MAHALLENİN GASTRO PUB'I:
Kalamış Marina'dan çıkıp karşı kaldırıma geçince,
The Bow Bells diye bir pub. Rahat bir mahalle barı. Ama yurtdışında olup da bizde pek rastlanmayan türde, bir bardan beklenmedik ölçüde iyi yemek, özellikli burgerler. Tam bir gastro pub. Ocak gece yarısına kadar açık, sardunyalı küçük balkonunun önünden taze bademci de geçiyor, daha ne...
7. ESKİ TÜRKBÜKÜ HİSSİ:
Bağdat Caddesi'nin en Louis Vuitton, en Nişantaşı bölgesine yaya olaraktan beş dakikalık mesafede, bambaşka bir dünya: Türkbükü'nün seneler önceki hali. Sandalyelerin ve 'masa' adı verilen iki karışa iki karışlık aparatların çakıl taşlı suya gömüldüğü süper salaş bir kahve. Küçük taşlarla minnacık yazılmış,
Suadiye Beach diye, ama son yıllardaki kullanımıyla 'beach'ten anladığınızla alakası yok. Yeme içmede talepkar olmanın yeri değil, mönü kaşarlı tost ve çaydan ibaret. Fakat yayılıp güneşlenmek, aylaklık etmek için bire bir. Suyun içinde, kendi halinde bir asude hayat. Bir taraftan hiç İstanbul değil, ama çocukken Kulüp Reşat'tan denize açılmış olanlarımız için tam da 'good old' İstanbul.
8. ÇİMEN, CİBES, SİRKEN, İSTİFNO...
Sahil yolunda Küçükyalı Maltepe civarında sıra sıra balıkçılar var.
Cundalı, daha onlar başlamadan geliyor ve adından kapılacağınız Ayvalık/Cunda hevesini kursağınızda bırakmıyor Allah için. Bahçesi bol çimen, mutfağı envaiçeşit ot. Radika, istifno, deniz marulu, labada, sirken, deniz fasulyesi, kaya koruğu, gelincik, ısırgan, şevketi bostan, diken ucu, zoho, cibes, izvinye... 'Patlıcan salatası, deniz börülcesi, fava' şeklindeki klasik repertuvardan sıkılanlara isli enginar, rezeneli Rum pilakisi gibi zeytinyağlılar ve kalamar tavadan bıkmışlara değişik deniz mahsulleri...
9. KUYTU BAHÇEDE RUM HAVASI:
Sahil yolunda iki adım ileride, bu defa Alaçatı hatta Selanik havası:
Maria'nın Bahçesi. Gölgelik, sempatik bir bahçe ve itina edilmiş lezzetler var burada. Önden Dakos Tirokafteri, arkadan Alaçatı'nın Adabeyli sulu pilavı, yanında kırmızı şaraplı midyeli Bakaliaros pilakisi... Reklam sloganı gibi olacak biraz ama şehir hayatı buysa, tatil istediği kadar gecikebilir!
10. BOSTANCI'DAN ÖTESİ MIAMI!
Sahil yolundan Tuzla'ya kadar en son ne zaman gittiniz? Olağanüstü yeşil bir yol, 'Adamlar çalışıyor'un resmi, şaşırtıcı bir deneyim, deneyin...
11. DİKKAT, YÜKSELİYOR: PENDİK!
Yazalım bir kenara, son yılların şahlanıp uçan semti Pendik olmalı. Çok daha nasıl demeli, ezik bir bölgeyken, bambaşka bir çehreye büründü Pendik. Hele yeni yapılan marina çevresi, "Vay anasını," dedirtiyor. Bir bölgenin bu kadar kısa sürede bu kadar kalkındığına, değiştiğine daha önce denk gelmiş değilim. Sırf görmeye gidilir.
12. SANCAK'IN KADERİ MONOCLE'A MI BAĞLI?
Varlığından haberdar olmamız, Tan Morgül'le Ulus Atayurt'un hazırladıkları
İstanbul Meyhaneleri ve Balık Lokantaları kitabıyladır. Yahu ne çok bilmediğimiz yer varmış, diye gözümüze kestirip denediklerimizin başında
Sancak gelir. Sancak, Pendik'in içlerinde, Sapanbağları mahallesinde 74'ten beri açık olan bir Boşnak meyhanesi. Başka hiçbir yerde yiyemeyeceğiniz kaymacina (kaymaklı biber), mantiye (bir tür mantımsı börek), pleskavica (künefe şeklinde muazzam bir köfte) gibi güzellikler yapıyor. Bu eski dükkandan başka demin bahsi geçen marinada da tekne direklerine karşı bir şubesi var Sancak'ın, pirşutaya (kuru et) çok yakışan gayet iyi Hırvat şarapları da var. Aylar önce, kendini çok yaratıcı ve maceracı bulan bir yemek profesyoneliyle konuşuyorduk. Yöresel tatlardan laf açılınca Sancak'ı söyledim. Fakat profesyonelimiz fazla krem şanti biri. 'Pendik' kelimesini duyunca hemen suratı ekşidi, kendisini hayata döndürmek için lafın Cipriani'ye bağlanması gerekti! Sancak'ın ilgi alanına girmesi için belli ki
Monocle'da çıkması lazımdı. Bizim burjuvaları önyargılarından arındırmak, tatlısu kefalini kılçıklarından temizlemekten zor!
13. PRİNKİPO, LAFIN GELİŞİ DEĞİL...
Harala güreleye bu kadar yakın ve bu kadar mı uzak olunur... Bostancı'dan bir motora atlamaya bakar; ister Burgaz'a gidersiniz Kalpazankaya'ya, ister Sedef'e. Biz en son Büyükada'da Prinkipo'ya gittik.
Prinkipo, sadece kulağa hoş gelen bir harfler topluluğu değil, Büyükada'nın da eski adı. Burası, adayla ilgili kitap ve yazılarından da adına aşina olabileceğiniz 'Fıstık Ahmet' lakaplı Ahmet Tanrıverdi'nin meyhanesi. Tadımlık, kişilikli mezeler yapıyorlar, akşama kalmadan bitiyor. Küçük çıtır balık yapıyorlar, akşama kalmadan bitiyor! Tanrı artık ne verdiyse, onunla yetiniyorsunuz. Ama ada havası yetiyor.