Uzaklara
gitmek 1: İşten izin alabildiğin o bir hafta içerisinde deniz kenarında 'şezlongspor' yapmak. İnternet bağlantını sağlayan teknolojik aletlerden ve sürekli onlara yönelen ellerinden istifa etmek. Tuvalete gidiyorum bahanesiyle Facebook ve Twitter'a ne yaptığını haber vermemeyi başarmak. Uzaklara gitmek 2: Bitmiş bir ilişkiden, kırık kalpten, tekrar eden günlerden, ağlama nöbetlerinden, iyi misin telefonlarından kaçmak. Uzaklara gitmek 3: Sırt çantası, iki günde bir değiştirdiğin tren garları, "Parklarda battaniye üzerinde hayat ne güzel," düşünceleri, iki saat önce tanıştığın başka ırklardan insanlar. Uzaklara gitmek 4:
Blaise Cendrars kitabı elinde, Miles Davis hoparlörde. Uzaklara gitmek 5: Paris, Londra, Alaçatı, Bodrum, New York gibi en popüler tatil yerleri listelerinde ilk 10'da olanları es geçip, Honfleur, Poznan, Mesta, Sintra gibi az bilinenleri keşfetmek. Bilinmeyen uzaklara gitmek. Bu ve bundan sonraki iki hafta boyunca yazılarımın konusu. Başlıyorum o zaman. Honfleur (Fransa) ve Poznan'dan (Polonya).
Varşova'yı boşver, Poznan'ı bilir misin?
Hafif köhne tren garına vardığımda güneşli bir öğleden sonra. Polonya'nın büyük şehirlerinden birinde, taksinin içindeyim. İstikamet şehir merkezi. Önce bir hostele yerleşip, sonra karnımızı doyurmaya niyetliyiz. Tesadüf olacak kalacak yer. İnternetten bakmadık. Pek uzun sürmüyor neyse ki tur. Dördüncü tabelada aradığımıza ulaşıyoruz. İsmi
Cameleon. Tam şehir merkezinde. Yepyeni. Tertemiz. Adam başı geceliği 35 TL. Sabah kahvaltısında ev yapımı reçeller de şirketten. Çantaları bırakmak dört dakika sürüyor. Sokaktayım. Yeniden. Poznan kutu gibi. Her tarafında dört-beş katı geçmeyen yapılar, Arnavut kaldırımları, küçük bahçelere açılan restoranlar. Renkli binalar, garip bir çiçek kokusu var. Binaların pencerelerinden günün her saati piyano sesleri yükseliyor, utanmadan içeri bakarsan, balerinler dans ediyor. Ve her yerde emekli Almanlar bira ısmarlıyor. Münih'ten trenle geçmek bir buçuk saat. Ondan. Yürüyoruz. Sağımda komünizm zamanlarından kalma bir bina, solumda ekonomi üniversitesi. Şehirdeki 30 üniversiteden biri. "Burada acayip bir gece hayatı var, sen sakinliğine bakma," diyor ("Bu kadar genç olunca normal," diyorum) ve kolumdan tuttukları gibi
Dragon'a götürüyorlar. İlk katında bir sahne ve bahçe, ikinci katında loş masalar ve avlu olan bar. Sabaha karşı beşte de, öğleden sonra üçte de kalabalık. Geleneksel içki greyfurt suyu ve votka. Devam ediyor gece. Daha yeni başlıyor hatta. 23:00. Lokallerin buluşma yeri
Jameson. Dart, bilardo, langırt ve bilgi oyunları buranın spesiyalleri. Yanında tabii ki bira ya da vodka ile geliyor. Duvarlarda çerçevelenmiş Türk paraları, nazar boncuğu ve rafta Yeşil Efe var. Meğer sahipleri sık sık Türkiye'ye gidermiş. Benim de Türk olduğumu öğrenince iki bira onlardan. Her biri yarım litre. Paylaşıyorum. Adetten. Haftanın her günü jazz club olarak rağbet gören
Blue Not perşembeleri hip-hop ve house çalmakta. Şansıma. Perşembedeyiz. Etrafta barbiler olarak sanı çıkan uzun, güzel, bakımlı kızlar. Ve nedendir anlaşılmaz, kafalarını çevirip bakmayan Polonyalı oğlanlar. Onlar barda. İki şat bir su, iki şat, bir kola. Odama döndüğüm saat 04:00 civarlarında, Poznan sokaklarında yaşam yeni başlıyor. Perşembe, çarşamba farketmez. Gençler eğlencede. Anlamadığım dilde ama neşeyle bir şeyler söylüyorlar. Gülümsüyorum.