Otobiyografisinin son bölümüne Roger Ebert şu cümleyle başlıyor: "Yaklaştığını biliyorum, ama ondan korkmuyorum; çünkü ölümün öbür tarafında korkacak hiçbir şey olmadığına eminim." Dünyanın en önemli ve en ünlü film eleştirmeni, ölüme hazır. Sonunu beklemiyor; iple de çekmiyor. Fakat ölümün yakın olduğunun farkında. Roger'ın
Life Itself: A Memoir (Hayatın Ta Kendisi: Bir Biyografi) adlı otobiyografisinin eleştirisini yapmak garip bir his. Arkadaşının, hayatını cesaretle tüm dünyanın gözlerinin önüne serdiği kitabıyla ilgili yorumda bulunmak hem acı veriyor insana, hem de biraz ucuz ve nankörce geliyor. Ama Roger'dan ve otobiyografisinden öğrendiğim tek bir şey varsa, o da eleştirinin kutsallığı. Ve arkadaşımın kitabını eleştirmek de benim ona olan borcum. Roger Ebert, her şeyden önce bir hayran. Kendisi de bunu itiraf ediyor. Oyuncular ve oyunculuk mesleğine olan sevdasını dile getirirken, "Ben, çocukken bir hayrandım; halen de hayranım," diyor. Fakat satır aralarında sadece aktörlerle ilgili konuşmadığı belli: Roger, sinema sanatına hayran. Ebert, (arkadaşım Roger ve eleştirmen Ebert'ü ayırma gereğini duyuyorum; belki anlamsız ama etik olarak bana böylesi daha doğru geliyor) kitabına en baştan başlıyor. Bu, malumu ilam gibi gelebilir ama gerekli. Çünkü kitabın neredeyse yarısı, Ebert'ün, onu biçimlendiren, karakterine şekil veren yıllarıyla ilgili. Eleştirmenin bir genç adam olarak portresi adeta.
SEVECEN UKALA
1942'de doğan Ebert, kitabın ilk bölümlerinde Amerika'nın orta batısı olarak addedilen Illinois eyaletinin, küçük bir kasabası olan Urbana'daki yıllarını anlatıyor. Babası, ikiz kentler olan Champaign-Urbana'daki Chicacgo Üniversitesi'nde elektrikçi; annesi evde. Tek çocuk, seviliyor. Anne babası üstüne titriyor. Roger, akıllı; ilkokul, ortaokul, lise, hepsinde iyi dereceler alıyor. Ukala ve ukalalığı karakterinin bir parçası oluyor; ama sevecenliği, insancıllığı onu antipatik bir çokbilmiş olmaktan kurtarıyor. Harvard'a gitmek istemesine rağmen, finansal güçlük onu Chicago Üniversitesi'ne gönderiyor (daha sonra kazandığı burslar onu Londra'dan Güney Afrika'ya kadar götürüyor). Bu arada babası akciğer kanserinden ölüyor; daha sonra sigara annesini de ondan alıyor. Bu iki zorunlu ayrılık, Ebert'ün hayatının iki farklı evresinde onu derinden etkiliyor. Roger'ın bu ilk bölümlerdeki dili hüzünlü. Arada neşe var, izlediği ilk film olan Marx Kardeşler'in
Yarışlarda Bir Gün filmine anne ve babasıyla beş yaşında gitmesi gibi. Ama bu bölümlerde Roger, daha çok hayatının son demlerinde olduğunu bilen; gördüğü film şeridine saygılı biri gibi. Hatıralarının hepsinde adeta. Bu son derece iç acıtan sahneler,
Chicago Sun-Times'da işe başlamasıyla biraz olsun aydınlanıyor. Her zaman papaz olmasını istemiş olan aşırı Katolik annesinin etkisinden çıkınca Ebert, nasıl kendi kendinin adamı olmuşsa, kitap da değişik bir anlatım dili buluyor (bu ikilemi ben, George Orwell'in
Paris ve Londra'da Beş Parasız'ında, yazarın iki şehri tamamıyla farklı üsluplarla anlatmasına benzettim). 25 yaşında,
Chicago Sun- Times'ın film eleştirmeni olduğunu anlatıyor Ebert. "En tatlı işti," diyor. "Arada sırada gazeteye gel; geldiğinde birkaç saat kal, herkes bir sonraki günün haberleriyle uğraşırken de, 'Benim bir film izlemem,' lazım diye çık git." Filmle okuldayken ilgilenmiş (üniversite gazetesinin editörlüğünü yapıyor) ama asıl derdi iyi bir Amerikan romanı yazmak olan Ebert, eleştirmenliği en fazla beş sene yapacağını düşünüyor. Ama hiç beklemediği bir şey geliyor başına. Televizyona çıkıyor.
BAĞRIŞ ÇAĞRIŞ BİR PROGRAM
İlk önce zorlandığını söylüyor, Ebert. Ama Chicago'daki akıllı bir yapımcı, onu ve rakip gazete
Chicago Tribune'un film eleştirmeni Gene Siskel'ı aynı programda karşı karşıya koyunca olay değişiyor. İkili en önce Chicago, sonra Amerika, sonra da dünyaya nam salıyorlar. Siskel ve Ebert'ün filmlerle ilgili 'thumbs up/thumbs down' sınıflandırmaları bir fenomen oluyor. Çok tartışıyor, birbirlerine her programda bağırıyorlar. Ama 1999'da beyin tümöründen ölen Gene Siskel için, Ebert kitabınde şöyle diyor: "Gene, benim kardeşimdi. İnsanlar televizyondaki gösterme nefretimizin ne kadar anlamsız, fakat birbirimize olan sevgimizin ise ne kadar derin olduğunu hiç anlamadı." Gene Siskel'ın her gün aklında olduğunu kitap boyunca sık sık hatırlatıyor. Ve buna inanıyoruz. Genelde eleştiri tarzını anlatmıyor, Ebert. Fakat satır aralarından anlaşılıyor. Robert Mitchum, John Wayne veya Lee Marvin'le yaptığı söyleşiler mesela, aktörlere ve starlara beslediği hayranlığı gösteriyor. Belki de bu sebep, onun son yıllardaki, bariz iyi olmayan filmlere, sadece oyuncularından dolayı yaptığı iyi eleştirileri açıklıyor. Bu benim yorumum değil; genel bir görüş. Çünkü Roger'ın eleştirilerini yorumlayanlar, onu, biz arkadaşları gibi bilmiyor. Roger, tiroid ve çene kanserinden dolayı dört sene önce alt çenesini yitirdi; bunu herkes biliyor. Kitabında da anlattığı gibi, tedavi omuzlarını güçsüzleştirdi. Terapi sırasında düşüp kalçasını kırınca da yürümesi iyice zorlaştı. Yıllardır TV"de konuşarak ün yapmış bir eleştirmenin bu kabiliyetini yitirmesi acı bir ironi. Ama bu, onu durdurmadı. Tam tersine Roger, kendini bloguna verdi ve bu kitabın ilk nüshasını orada yazdı. İki sene önce, her yıl düzenlediği film festivali Ebertfest'te, otobiyografisiyle ilgili konuştuk. "Zaten blogda yazıyorum; kitap olarak genişletmek de hakkım," demişti. Sonra elindeki küçük not defterine yazdı: "Ne de olsa zaman kimseyi beklemiyor." O not, hâlâ bende saklı. Ebert, rüya gibi yazmış kitabını. Hangi lisana olursa olsun, tercüme edildiğinde kaybolacak bir dil onunki. "Yıllar boyu kendimi bir 'solist' gibi hissetmiştim, ama (karısı) Chaz'le tanıştıktan sonra evlenmem gerektiğini anladım. O anki duygularımı aşağılamıyorum; Chaz'le evlenmek kaderimdi."
ALKOLİK OLDUĞUNU DA YAZDI
Korkmadan alkolikliğinden bahsediyor; günde bir şişe Black Label'ı devirirken işini, hayatını nasıl kaybetmediğine şaşıyor: "Bir önceki gece, şişenin yarısını içtim; sonra yatağa girdim; battaniyeyi üstüme çektim ve 13 saat uyudum. Pazar öğleden sonra kalktım; şişenin geri kalanını içtim ve bir gün sonra hastalığımın tedavisini arama kararını verdim. İşte son içkimi, Ağustos 1979'daki o pazar günü içtim." Kanser tedavisinden sonra yüzünün grotesk bir hal aldığını söylüyor ve dalgasını geçiyor: "Yüzümün nasıl göründüğünü düşünürsek, 2004'teki görüntüme '0' diyelim.
Alien filminde adamın göğsünden fışkıran yaratığa da 100. Ben şimdi, 72'yim." Ebert, kitabındaki bu kişisel detaylarla, eleştiri şekline de ayna tutuyor. Onun için en önemli olan, perde kalkıp, sinema karaldığında gideceği yolculuk. Her şeye her zaman hazır. Onu Amerikan halkına sevdiren ve belki de sinefillerden çok normal izleyiciye indirgeyen de bu özelliği. Onda Pauline Kael gibi senaryoya takılmış bir eleştiri anlayışı yok. Andrew Sarris gibi auteur teorisine de pek bel bağlamadı hiç (ama yönetmenleri sever). Jonathan Rosenbaum'un olduğu gibi tekniği de merkezi tutmaz. Hem Roger hem de Ebert için önemli olan, sinema karardığında çıkacağı yolculuktur çünkü. Roger'ı düşününce, sadece eleştiri tarzı gelmiyor aklıma. Arkadaşlığı geliyor; beni evinde ağırlaması geliyor, canayakınlığı geliyor, cömertliği geliyor, Ebertfest geliyor. Onun sayesinde kurduğum arkadaşlıklar ve hatta aşklar geliyor. Hem kişilerle hem de filmlere. Kimsenin söylemediği ama Roger'ın kitabının leitmotifi olanı dile getirmem lazım. Evet, Roger'ın az zamanı kaldı. Seveni, sevmeyeni; film eleştirisinde onu bir dev olarak göreni ya da Roger'ı eleştiriyi halkın seviyesine indirdiğinden dolayı ondan nefret edeni. Hepimiz, her şeyin farkındayız. Ben de - Roger'ı sevgiyle ve gururla arkadaşım diye tanıtan ben de - farkındayım. Yarın, bugün gidecek. Farkındayım. Onun için ölümün öbür tarafında korkacak bir şey olmayabilir. Ama bizler için her şey çok zor olacak. Ne olursa olsun Roger Ebert, dünyada film eleştirisinin amiral gemisi. Gittiğinde onu hiçbir eleştirmen unutamayacak. Zaten, otobiyografisi de bunu ispatlıyor. Ne diyordu Sandie Shaw şarkısında: "There's always something there to remind me."
KENDİSİNİ DALGAYA ALIYOR
"Yüzümün nasıl göründüğünü düşünürsek, 2004'teki görüntüme '0' diyelim.
Alien filminde adamın göğsünden fışkıran yaratığa da 100. Ben şimdi, 72'yim."
ALİ ARIKAN