Stüdyoya çağırdıkları hakkında tek satır ders çalışmamasıyla, karşısındaki anlatırken dalıp dalıp gitmesiyle, vakit kazanma ve durum toparlama fonksiyonlu absürt kahkahalarıyla Saba Tümer, nasıl diyelim, başka bir kulvarın insanı. Ama Banu Alkan, Oya Aydoğan ve Ahu Tuğba'yı bir araya getirdiği hafta içindeki programı acayipti. Halk arasında 'guilty pleasure' denen bir şey var; zevkten bitap düşmüşken bir yandan da bu kadar mı süflileştim diye mahcubiyetle karışık bir suçluluk duygusuna kapılınıyor, işte haftanın iki 'suçlu zevk'inden biri buydu (diğeri Şahnaz Çakıralp - Murat Öncel maçının takibi). 16 yaşındayken girdikleri yarışmada hangisinin birinci olduğuna dair kavgaları hâlâ bitmeyen Banu Alkan'la Oya Aydoğan'ın sataşmaları, hazzın utançla mikserlendiği hallere soktuysa da bazılarımızı, yapıştık ekrana. Üçlünün 2011 sonu itibarıyla hal ve tavırları şöyle görünüyor:
BANU ALKA N: 'Bebeğim', hakikaten de bir bebeğin uyandırabileceği pek çok duyguyu kıpraştırıyor: Şaşkınlık, şefkat, sabır, tahammül... İnsan onu sevmek, kucağına alıp oynamak istiyor. O kadar sinirleri alınmış gibi ki, sahi ve o kadar kendi apayrı âleminde, ciddi bir dert anlatma meseleniz yoksa, ruh hali size de sirayet edebilir. Hem komik hem gülünç. Ve fevkalade gerçeküstü.
OYA AYDOĞAN: Üçlünün içinde en teyze olanı denebilir. Hem sataşkan hem hanım hanımcık ama 'sense of humour'ı en zayıf olanı. Bir yıldızdan ziyade, herhangi bir ortalama öğleden sonra kuşağı kadını. Fazlasıyla normal. Bir benzeriyle karıştırılabilir.
AHU TUĞBA: En makul konuşan, dobra anlatan o. En kendiyle bozmamış olan. Ayakları yere basan. Yerçekiminin varlığını kabullenen. Belki bir kızı olduğu içindir, şımarık kız çocuğu olarak kalmamış. Ve Banu Alkan lisanıyla "Oh, my god!" nasıl ama nasıl incecik hâlâ.