Gelmiş geçmiş en iyi savaş filmlerinden biri, belki de birincisi olan
The Thin Red Line'da sislerin dağılmasından sonra başlayan bir nihai muharebe sahnesi vardır. İncil'de sözü geçen son savaşa, yani Armageddon'a bir gönderme olarak yorumlanabilecek bu çarpışmanın sonucu savaşın da sonucunu belirler. Sis dağıldıktan sonraki ilk çatışmanın ardından yeraltındaki sığınaklarına çekilen taraf savaşı kaybeder. Terrence Malick'in 20 yıllık aradan sonra 1998 yılında çektiği filmi özel kılan nedenlerden biri, düşmanın da gösterildiği ve hakkının gözetildiği bir öyküye sahip olmasıdır. Kazanmak isteyen düşman gerektiğinde görünmeyi göze almalıdır. Eğer görünmüyorsa kazanamayacağını bildiği için savaşa girmiyor demektir. Geçtiğimiz hafta patlak veren yargı-MİT krizinde gelinen nokta,
The Thin Red Line'da pek güzel tasvir edilen bu savaş ilkesinin her daim geçerli olduğunu bize gösteriyor. Krizde taraflardan biri olan yürütme, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın en güvendiği bürokratlardan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan, selefi Emre Taner ve eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ile iki MİT görevlisinin şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılmasını bir 'yargı darbesi girişimi' olarak algıladı ve buna haklı olarak sert bir reaksiyon gösterdi.
'YARGI DARBESİ GİRİŞİMİ'NDE ISRAR
Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya'nın ise İstanbul Emniyeti'ndeki üç üst düzey yöneticinin görevden alınmalarıyla verilen bu siyasi cevabı önemsemeyip, 'yargı darbesi' girişiminde direnme anlamına gelecek tasarruflarda bulunmaya devam etmesi krizi daha da tırmandırdı. Savcı bunun üzerine soruşturmadan el çektirildi, tutumunun da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından inceleneceği açıklandı. MİT görevlileri hakkında yakalama kararı çıkarılması ve devamında yaşanan gelişmeler krizin o kadar da kolay bitmeyeceğini gösteriyor. Çünkü yargıdaki bir grup, yürütme ve yasamanın bu tür girişimlere sonuna kadar direneceğini görmüyor. Türkiye'nin geçtiğimiz haftaya çok sayıda KCK tutuklamalarıyla girmesi bunun bir göstergesi. KCK soruşturmalarında da tıpkı Ergenekon soruşturmalarında olduğu gibi bir sınır aşımı yaşandığı görüşü hâkim. Zira KCK soruşturması artık Kürt meselesinin çözümünü tıkıyor. PKK'nın dağdan indirilmesinin ve Kürt sorununun çözümünün öncelikle yargısal değil, askeri ve siyasi bir süreç olduğu aşikâr. Zaten sorunun bugüne kadar çözülememesinin bir sebebi de geçmişte PKK'ya karşı gereken askeri başarının kaydedilememiş olmasıydı. Bu başarının elde edildiği nadir zamanlarda ise siyaset, zayıf hükümetlerin -misal Mesut Yılmaz gibi düşük profilli başbakanların- kaptanlığında ilerlediği için devreye girememiş, soruna son darbeyi indirememişti. Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Uludere faciasına rağmen, PKK'ya karşı geçmişte hiç olmadığı kadar başarılı. Bu, işin askeri boyutu. MİT de, yürütmenin kendisine verdiği görev doğrultusunda PKK ile temasta. Bu da işin siyasi boyutu. Kürt sorununda düğümlenen devlet krizini çözümlemek için öncelikle devlet kavramını ve Türkiye'de devletin hangi 'yeni simge' üzerinden ifade edildiğini kısaca yorumlayalım. Hegel,
Tarihte Akıl adlı yapıtında devleti doğuran şeyin tarihin ta kendisi olduğunu yazar. Buna göre devlet, tarih ve tanrıdan bağımsız düşünülecek bir şey değildir. Bir başka deyişle tarih ve dolayısıyla devlet, tanrının iradesinin bir yansımasıdır. Ernst Cassirer da
Devlet Efsanesi adlı yapıtında 'devlet miti'nin tarih boyunca din, felsefe, ideoloji, bilim ve sanat gibi araçlara hâkim olarak nasıl ayakta kaldığını anlatır.
ERDOĞAN MİLLET PROJESİ
Tarihte olduğu gibi günümüzde de bütün bu araçların muhafızı ordudur. Silaha sahip olmanız onu her zaman kullanacağınız anlamına gelmez elbette. Ama silaha, yani orduya hâkim olmadan devlet olmak mümkün değildir. İmdi... AK Parti Lideri, Başbakan Erdoğan, silaha sahip olanlara, yani orduya hâkim olabilmeyi başardı, bunu da siyasetin gücüyle yaptı. Dolayısıyla AK Parti artık devletin günümüzdeki tezahürüdür. Seçimle iktidardan gidene kadar da öyle kalacaktır. Erdoğan bir millet-devlet projesidir. Onu geriletmeye çalışmak, milleti-devleti geriletmeye çalışmaktır. 28 Şubat'çıların silah (ordu) ve kalem (medya) desteği tam olduğu halde yaptıkları darbe değil bin yıl, on yıl bile sürmedi. Bir ülke, sandıksız belki bir süreliğine ele geçirilebilir, ama yönetilemez. Yazıyı ilginç bir anekdotla bitirelim: Geçtiğimiz perşembeyi cumaya bağlayan gece, Beşiktaş'taki İstanbul Adliye binasının ışıkları yanıyormuş. Eskiden biz gazeteciler kriz dönemlerinde Ankara'daki Genelkurmay Karargâhı'nın ışıklarını izleyerek yorum yapardık. Şimdi adliyeye bakıyoruz. Ne müstehzi bir evrim. Fakat ne olursa olsun Türkiye'de bugün siyaset, hiç olmadığı kadar güçlü. Bu yüzden, yaşanan kriz siyaset tarafından çözülecek ve devlet, Erdoğan'ın deyişiyle bir 'kabile devleti' ya da hâkimler devleti olmadığına göre yoluna devam edecektir.
MOSSAD'IN DAMARI KESİLDİ
MİT, Emre Taner dönemiyle birlikte Türkiye'nin sınırlarının değil, ama siyasi hinterlandının genişletilmesi için dış politik vizyona yön veren bir kuruma dönüştü. Yıllar önce İrlanda'nın Wicklow kentinde röportaj yaptığım Mossad uzmanı yazar Gordon Thomas bana, "MİT bir polis teşkilatı gibi çalışıyor. Kıbrıs ve Ortadoğu'da Mossad'dan istihbarat alıyor," demişti. Şimdi durum öyle değil. MİT'teki Ortadoğu masası hiç olmadığı kadar aktif. MİT'in, NATO geçmişi de olan Hakan Fidan döneminde Mossad'a rağmen Ortadoğu'da etkinleşmeye başlamasına ABD'nin de itirazı yok. Eğer öyle olsaydı ABD, Teşkilat'ın özellikle Suriye konusundaki girişimlerini baltalamaya çalışırdı. Türkiye'nin yeni Ortadoğu politikası hem 'milli', hem de uluslararası bir proje. Geçtiğimiz perşembe günü Meclis Genel Kurulu'nda kabul edilen yasa değişikliği işte bu uluslararası sürecin aksamaması için alınmış bir önlem. Bu, 'palyatif' ve yetersiz bir tedbir. Çözüm, özel yetkili savcılık ve mahkemelerin yetkilerinin sınırlandırılması. Eğer bu yapılmazsa kriz devam eder. Kriz çözülmezse de zar zor kurulan siyasi vesayet elden gider ve yargı vesayeti başlar. Binde birlik bir azınlık dışında hiç kimsenin bir hâkimler devletinde yaşamak istediğini sanmıyorum.
CEMAAT DEVLETLE SAVAŞMAZ
Yaşanan devlet krizini AK Parti-cemaat ya da Gülen Hareketi (Kendileri nasıl adlandırıyorlarsa biz de öyle diyelim) gerilimi olarak yorumlayanlar ve savaşın, taraflardan biri kazanana kadar süreceğini iddia edenler var. Bu, eksik ve sorunlu bir bakış açısı. Gerçi krize neden olan Savcı Sadrettin Sarıkaya'nın, cemaatle bir ilişkisi olmadığı söylense de kamuoyunda bu yönde bir algı oluştuğu muhakkak. Gülen Hareketi, üyelik esasına göre değil, gönüllülük esası üzerine kurulduğu için kimin cemaat üyesi olduğunu, kimin olmadığını bilmek de mümkün değil. Ancak kişi açıkça beyan ederse bilinebilir. Savcı da, "Cemaate yakınım," derse haliyle cemaat devletle karşı karşıya geleceği için böyle bir şey söylemedi. Gülen Hareketi bugüne kadar hiç devletle karşı karşıya gelmedi. Ben geçtiğimiz haftaki yazımda krizin adını 'Devlet paralel devlete karşı' olarak koymuş ve savcının tasarrufunun sonuçlarının 'gayrimilli' olduğunu yazmıştım. Harekete gönül vermiş bazı arkadaşlar, bu görüşüme katılmadıklarını söylediler. Onlara, Zaman Gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce'nin, sonradan yaptığı "Savcı, yabancı servislerden bir sızmanın kurbanı olmuş olabilir," mealindeki açıklamanın bizim yaklaşımımızı doğruladığını söylemeliyim. Sırf bu açıklama bile Gülen Hareketi'nin devletle karşı karşıya gelmeyeceğinin göstergesi. Çünkü Fethullah Gülen Hoca, en kötü devletin bile devletsizlikten evla olduğu fikrinden hareketle talebelerine hiçbir zaman devletle çatışmamayı öğütler. Hareket, 28 Şubatçıların bütün aksi yöndeki propagandalarına rağmen silaha iyi gözle bakmadı. Günümüzde bile silahsız darbe ya da siyasetsiz devrim olmayacağına göre (Arap Baharı'nda bile -Libya ve Suriye örneğindeki gibi- belirleyici olan silah oldu/olacak) hareketin devleti ele geçirmek gibi bir niyeti olmadığı, asla silaha veya siyasete yönelmemiş olmasından anlaşılıyor. Gülen Hareketi, Hegelian manada ne zaman devletin bizatihi kendisine dönüşür sorusunun cevabına gelince... Hareketin Türkiye'deki okullarında okuyan onbinlerce genç var. İleride onlardan biri yetişir, Erdoğan gibi parlak bir siyasetçi olur ve cemaatle de gönül bağını koparmazsa belki o zaman cemaat, o ismin siyasi liderliğinde tarihin o dönemi için devletin kendisine dönüşebilir. Bunu, ileride Kürt kimliğini öne çıkaran bir Kürt siyasetçi de yapabilir. Ama tarihin bu döneminde 'lider' rolünün verildiği kişi Tayyip Erdoğan'dır.