Yarış atları yetiştirmenin adını başarı koyuyoruz

Yarış atları yetiştirmenin adını başarı koyuyoruz

Zorlu İkili Hıncal Uluç ve Hasan Bülent Kahraman ile TEOG’dan girip sınava dayalı eğitim sisteminden çıktık. İkisi de çok dertli. Uluç “Biz öğrencilerin çocukluklarını, gençliklerini yaşamalarını engelleyerek onların eğitimine en büyük darbeyi vuruyoruz” diyor. Kahraman ise “TEOG diye, üniversite sınavı diye öğrencileri yarış atı yapacağız sonra da yaratıcı olmalarını bekleyeceğiz. Olmaz olmaz, olmaz” diye isyan ediyor

Hasan Bey, geçen gün Twitter hesabından TEOG'da 120 sorudan 119'unu doğru bilen, Dersim'de çobanlık yaparken sınava hazırlanıp Türkiye ikincisi olan Habib Bitkin'in söyleşi videosunu bir kutlama notuyla paylaştı.
"Habib'i yürekten kutluyorum gözlerinden öpüyorum, var olsun daha nice başarılar kazansın" diyordu notunda.
Habib'in başarı hikayesini öğrenip heyecanlanmayan, helal olsun demeyen yoktur herhalde. Ki sonradan haberler çıktıkça onun gibi zor şartlarda yaşayan, devlet okullarında okuyan ve derece yapan nice öğrenci olduğunu öğrendik. Ama bu tek seferlik bir başarı değildi. Genel olarak sınavlarda özellikle Doğu ve Güneydoğu'daki okullarda okuyan öğrencilerin dereceye girmesi memlekette neredeyse bir olgu haline geldi.
Peki bu nasıl oluyordu? Yani bu öğrenciler, iyi öğretim verildiği söylenen onca özel okulun, kolejin. büyükşehirlerdeki namlı okulların öğrencilerini nasıl geride bırakıp başarılı oluyorlardı?
Hasan Bey'in coşkulu tweetini görünce H2O Sohbetleri'nde bu meseleyi konuşalım istedim. Ne de olsa kendisi de yıllardır çeşitli üniversitelerde hocalık yapıyor. Yani eğitim ordusunun içinden biri. Hıncal Abi ise eğitim meselesini sürekli yazıp çizen bir yazar.
Perşembe günü Hasan Bey ile Hıncal Abi'nin odasına girince Hıncal Abi bizi, yazı masasında bir karış suratla karşıladı. Şaşırdım. "Ben artık Hasan Bülent Kahraman ile konuşmak istemiyorum" dedi. Şaka mı yapıyor diye baktım, hayır çok ciddiydi.

BENİ ÇILDIRTMAK İÇİN YAPIYOR
Hasan Bey'e dönüp "Yine gitmek istediğim bir yere, Londra'ya gitmişsin. Yahu beni çıldırtmak için mi yapıyorsun" dedi.
Hasan Bey de "Haftaya da Kudüs'e gideceğim" dedi. Hıncal Abi bana döndü, "Bak bilerek yapıyor" derken yüz ifadesi biraz yumuşamıştı.
Hasan Bey "Birlikte gidelim diyorum Hıncal Abi. Gelmiyorsun" dedi.
Ben de "Ah Hıncal Abi şu odadan çıksanız nerelere gideriz" dedim. Hıncal Abi gülüyordu.
Sonra masasından kalktı ve sohbet koltuğuna oturdu. "Ne konuşacağız Olkan?" diye sordu.
Habib'i, TEOG'u, genel olarak sınavlarda Anadolu'daki öğrencilerin başarılarını anlattım ve "Bu çocuklar nasıl başarılı oluyor" dedim.

BAŞARI NEDİR?
Hıncal Abi "Benim bu soruya itirazım var.
Buradaki başarı nedir?" diye soruya soruyla karşılık verdi Şaşırdım elbet. Bir daha sordu gür bir sesle:
"Başarı nedir?" Belli ki meseleye farklı bir yorum getirecekti ve o kendine özgü Hıncal Abi vuruşu ile 'maçı' başlattı. Sonra da ses tonunu düşürerek sürdürdü konuşmasını: "Şimdi gidelim, mevsimidir, İstanbul At Yarışları'na. Tay koşuları diye bir yarış vardır. Satış yarışıdır. Tayları ortaya salarlar.
Birinci gelen en pahalıya satılır. 15. gelen de daha ucuza. At sahipleri tay satıp at çiftliklerinin büyük bütçesinin bir bölümünü karşılamak isterler.
Biz işte satış tayları yetiştirmenin adını başarı koyuyoruz." Hasan Bey "Aynen öyle" diyerek onayladı Hıncal Abi'yi.
Anladım ki Hıncal Abi, eğitim sistemine oklarını fırlatacaktı. O başarı algısını tartışmaya açması da bu yüzdendi.
"Başarı nedir?" diye sorarken aslında yayını geriyordu. Sonra gerilmiş yayıyla okunu fırlattı:
"Ne pahasına Habib başarılı oluyor ya da Robert Kolej'e gidecek diğer çocuk ya da senin, benim çocuğum?" Sesini iyice yükseltip devam etti:
"Çocukluğunu ve gençliğini yaşamama pahasına. Bir çocuğa, bir gence, bir insana bundan daha büyük ihanet olabilir mi? Bir insanın en iyi yetişme yollarından biri kendi yaşamıdır. Ben onu yaşatmıyorum.
Önüne A, B, C, D, E diye şıklar koyuyorum. Matematik mi öğreniyor hayır ezberliyor." Hasan Bey "Çok doğru söylüyorsun Hıncal Abi" dedi "Ama Olkan'ın tartışmamızı istediği konuyu yabana atmayalım" diye ekledi Söz şimdi Hasan Bey'deydi: "Ben kolejde okudum. Bizim arkadaşlar genelde Hacettepe Tıp'a gittiler. En yüksek puanla öğrenci alan bir okuldu. Tabii bundan yaklaşık 40 yıl öncesinden bahsediyorum.
Hacettepe'ye gidince orada Doğu'dan ve Güneydoğu'dan gelen öğrenciler olduğunu da görmüştüm. Keza ODTÜ'ye gidince de yüksek puan alan, özellikle mühendislik bölümlerinde yine Anadolu'dan gelen öğrencilere rastlarsınız.
İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de en parlak okullarda okuyan öğrenciler üniversitelere gelir. Ama Anadolu'dan özellikle Doğu ve Güneydoğu'dan, devlet okullarında okuyup gelen büyük bir öğrenci kitlesi de vardır. Bu hep oldu.
Hoca olarak Türkiye'nin en iyi okullarında bulundum, Sabancı, Bilkent şimdi de Kadir Has'tayım. Öğrencilere de meraklı hocalardan biriyimdir. Artık bakınca kimin nereden geldiğini anlayabilirim.
Benim gördüğüm şu: İstanbul'a, Ankara'ya İzmir'e gelirseniz, yıllarca şikayet ettiğim, ikili üçlü eğitim sistemiyle karşılaşırsınız."


Hıncal Uluç: "Sınav, sınav, sınav. Hayatları sınavla geçiyor öğrencilerin. İnsan olarak ne öğrendi bu çocuklar? Aile bilmez, arkadaş bilmez, dostluk bilmez. Bilmez, çünkü öğrenecek vakti yok."

İKİLİ ÜÇLÜ EĞİTİM SİSTEMİ OLMAZ
"Nedir Hasan Bey o ikili, üçlü eğitim" diye açmak istedim konuyu.
Hasan Bey "Aile çocuğu önce okula gönderir. Okuldan çıkar kursa, dersaneye gönderir.
Yetmez eksik olduğu bir alanla ilgili özel ders aldırılır. Habib'in videosunu izledim. Çobanlık yapıyor, kendi çayını demliyor. Ellerinde nasır oluşmuş davar sağmaktan. 'Bunlar kalır mı geçer mi bilmiyorum ama gurur duyuyorum' diyor. Ve bu çocuk 120 sorudan 119'unu doğru cevaplıyor.
Nasıl oluyor? Orada Habib öğretmeninden bahsediyor.
Demek ki bu öğretmen denilen varlık çok önemli. Bir anne baba çocuğunun yeteneğini görmeyebilir ama bir öğretmen çocuktaki yeteneği görür ve çıkartır. Albert Camus, Nobel Edebiyat Ödülü alınca ilkokul öğretmenine teşekkür etmiştir.
İşte bu Habib gibi çocukların başarılı olmaları aslında öğretmenlerin başarısıdır. Bu da bize şunu gösteriyor: Bu kadar kursla, özel dersle uğraşmadan nitelikli bir biçimde aile-okul ilişkisi kurulabilirse bu başarılar sağlanabilir. Ama bu madalyonun bir yüzü" dedi.
"Diğer yüzünde ne var?" dedim.
Hasan Bey "Asıl mesele o yüzünde. Madalyonu çevirince işte Hıncal Abi'nin anlattığı gerçekle karşılaşıyoruz. Evet, biz öğrencilerimizi sınav atı olarak yetiştiriyoruz. Yahu 2 milyona yakın öğrenci üniversite sınavına, yüzbinlerce öğrenci TEOG sınavına giriyor, neden? Bir mantığı yok bunun. Dünyanın hiçbir yerinde de böyle işlemiyor bu işler. Bizim başka mekanizmalar bulmamız gerekiyor" dedi.
Hıncal Abi "Bakın" dedi "Ben aşağı yukarı sonuncu mutlu kuşaktanım. Biz çocukken evde ne olacağımızı konuşur, bir aksilik olmazsa da olurduk. Avukat olmak isteyen hukuka giderdi.
Doktor olmak isteyen tıpa giderdi. Bir ara mühendislik kıymete bindi. Üniversiteler kendi sınavlarını yaptılar. Ben girdim o sınava, öyle şıklı mıklı test yapılmıyordu. Soru soruyor, biliyorsan cevaplıyorsun." Araya girip "Ama işte şimdikilerin de önceki kuşakların da hayatları çoktan seçmeli haline geldi Hıncal Abi" dedim.
"Sonrasını düşünen var mı?" diye gür bir sesle sordu. Bir an sessizlik oldu "Biz çocukluklarını, gençliklerini yaşamalarını engelleyerek onların eğitimine en büyük darbeyi vuruyoruz" diyerek sessizliği kendisi bozdu: "İlkokula sınavla, ortaokula sınavla, liseye sınavla, üniversiteye sınavla. Sonra bitiriyor okulları, ne oluyor?
İnsan olarak ne öğrendi bu çocuklar.
Aile bilmez, arkadaş bilmez, dostluk bilmez. Bilmez, çünkü öğrenecek vakti yok."

DEHA'YI LÜTFEN İZLEYİN
Doğruya doğru. Haklıydı Hıncal Abi, noktasına, virgülüne kadar...
"Vizyonda Deha diye bir film oynuyor.
Lütfen tüm anne babalar izlesin, eğitimciler herkes izlesin" dedi Hıncal Abi.
Filmden bahsetti uzun uzun ve "Neler var filmde? Bir, çocuğun okul dışı eğitiminin gücü. İki, sıradan bir okuldaki eğitimin önemi. Üç, ilkokul yaşındaki bir çocuğun MIT (Massachusetts Institute of Technology) gibi önemli bir okulda doğrudan o yaşta okuma imkanı verilmesi.
Öyle TEOG'larla meoglarla kimse uğraşmıyor.
Yok Amerika'da böyle bir şey." Hasan Bey "Söyledim yahu hiçbir yerde yok" dedi. Hıncal Abi "Kredilerini yazarsın bakarlar, Hasan Bülent bize yarar Hıncal yaramaz derler. İşler orada böyle işliyor" dedi.
Hasan Bey "Aslında bizde matematiksel bir durum var karşımızda. Şu kadar soru bilen, sınavlarda bu kadar başarılı deniliyor.
Başarı doğru soru sayıda soru çözmekle ilgili. Bir yakınım geçen yıl TEOG'a hazırlanıyordu. İlk sınavda dört beş yanlışı vardı. Sonra ayağını kırdı.
Evde oturmak zorunda kalınca bol bol test çözdü ve sınavda yanlışsız tüm soruları cevapladı. Şimdi bunun adı kesinlikle eğitim değil. Bir meleke, yetenek kazanmaktır. Hemşireler doktorlardan iyi iğne yaparlar, niye? Çünkü hemşire günde 100 iğne yapıyor doktor 10 tane. Dolayısıyla bizim eğitim sistemimiz analitik düşünme üzerine kurulu değildir. Bunu kabul edelim" dedi.
Doğruydu analitik düşünmeyi öğrenemeden yıllar geçiyor. Sonra da hayatın her alanında sapla samanı karıştırıyorduk.


Hasan Bülent Kahraman: Türkiye'nin yeni dönemde yaratıcı fikirlerle, yaratıcı girişimcilikle üst seviyeye çıkması isteniyorsa, öğrencilere yarış atı muamelesi yapmaktan vazgeçmesi gerek

JOHN NASH ODAMA GELİRDİ AHBAPLIK EDERDİK
Hasan Bey bir ara "Princeton Üniversitesi'nde John Nash ile birlikte çalıştım" deyince Hıncal Abi "Vay be Hasan Bülent. A Beautiful Mind (Akıl Oyunları)" diye sözünü kesiyor.
Hasan Bey ise "Yazdım da bunu" diye karşılık veriyor. Ama anlaşılan Hasan Bey'in o yazısını kaçırmışız.
Hasan Bey devam ediyor: "Ahbaplık da yaptık. Odama gelir giderdi. Başında kukuletaya benzer bir şapka ile dolaşırdı. Bazen gelir konuşurdu. Bazen gelir odama konuşmadan oturur sonra giderdi. Bir başka hoca onun bir dönem trende yaşadığını anlattı. Üniversitenin içinde bir tren hattı vardı. Adam sabah trene biniyormuş. Yanına gazeteleri alıp akşama kadar okuyormuş. Kahvesini içiyor, yemeğini yiyor. Kimse ona 'Sen ne yapıyorsun burada' diye sormuyormuş. Adam Nobel'i aldı. O korkunç hastalığın pençesinde olmasına rağmen Nobel'i aldı. Üniversite ancak bu özgürlüğü verirse insanın yaratıcılığı ortaya çıkabilir. Biz çocukları TEOG diye, üniversite sınavı diye yarış atı yapacağız sonra da yaratıcı olmalarını bekleyeceğiz. Olmaz olmaz, olmaz..."diyor.
Hıncal Abi "Söz Amerika'dan açıldı. O zaman sorayım 250 milyonluk Amerika, ki yüzde 99'u okumuştur, hiçbir sınav yapmadan anaokuldan üniversiteye kadar insanlarını okutabilmenin sistemini kurmuş. 80 milyonluk Türkiye'de neden kurulamıyor. Hadi benim zamanımda üniversiteler azdı. Ama şimdi, ilçelerde bile üniversiteler var. Bu eğitim sistemi bizim utancımızdır. Bununla da bir yere varmamız mümkün değil" diyerek eğitim sistemimizi gözden geçirmemiz gerektiğini söylüyor.
"Herkes bunu söylüyor ama kaç kuşak heba oldu sınav sistemleriyle" diyorum.
Hasan Bey "Bugün dünyada herkes, kimsenin düşünmediği, iyi ve yaratıcı fikirler bulmak istiyor. O fikri buluyorsun, işleniyor, sistem haline getiriliyor. 100 milyon doları kazanıyorsun. Türkiye'nin hele hele dünyadaki bu yeni dönemde yaratıcı fikirlerle, yaratıcı girişimcilikle üst seviyeye çıkması isteniyorsa, bir an önce öğrencilere yarış atı muamelesi yapmaktan vazgeçmesi gerek. Yoksa olmayacak" diyor.
Sohbet biterken aklıma üniversite sınavlarında yaşadığım stresli günler geliyor. "Kabus gibiydi" diyorum kendi kendime. İşte bu kabusu hâlâ birtakım öğrenciler görmeye devam ediyor. Çok acı!
BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
Yarış atları yetiştirmenin adını başarı koyuyoruz
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
BİZE ULAŞIN