Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Işık saçmak için önce yanmak gerek

İç mimar, ressam, heykeltıraş, iş insanı, anne, şeyh torunu, seramik atölyesi ve mum markası kurucusu derin bir sohbete daldık Tılsımlar Dükkânı adını verdiği ilk kitabının heyecanını şimdi de yazar... , şu sıralar Aynalı yaşıyor. Bu vesile ile kendisiyle bir araya geldik ve

Giriş Tarihi: 1.3.2020 ABONE OL
Işık saçmak için önce yanmak gerek

"Eğer birisi için kalpten bir dilek dilersen senin dileklerin de gerçek olur" diye başlayan bir kitap geçti elime... İlgimi çekti, göz gezdireyim derken yarısına geldiğimi fark ettim. Bir solukta da bitti. Adı Aynalı Tılsımlar Dükkanı. Balat'ta bulunan bir mum atölyesi... Aile yadigarı bu dükkanı satıp borçlarını ödeme niyetinde olan Efsun'un mum atölyesine katılan, birbirinden farklı beş karakterin hem kendileriyle hem de geçmişleriyle yüzleşmelerinin hikayesi... Yazarı ise sadece soyadından aşina olduğum Melda Kamhi Kosif...

Mumun geçmişinden, tılsımlara, renklerin ve kokuların anlamlarına dair bilgiler içeren satır aralarında Mevlevi felsefesi ve kişisel gelişim tadında özlü sözlerin yer aldığı ilk kitabı vesilesiyle Balat'ta bir araya geldik Kosif'le... O sadece ilk kitabını çıkaran bir yazar değil, kariyeri sanatla yoğrulmuş, aile şirketleri olan Profilo Holding'te yönetici olarak çalışan, iki çocuk annesi bir iş insanı. İsviçre'nin en eski yatılı okullarından birinde okuduktan sonra İngiltere'de iç mimarlık eğitimi almış. Sonra Roma ve New York'ta görsel sanatlara yönelmiş. Roma, Cenevre ve İstanbul'da resim sergileri açmış. Heykel ve doğal taşlarla birleştirdiği Tılsım adlı bir mum markasının da yaratıcısı... Sanatla devam eden bir kariyerin yanı sıra kişisel gelişim alanında katıldığı seminerlerden aldığı sertifikalarla kendini bu yönde eğitmiş biri. Aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet'in hocalarından olan Nakşibendi şeyhi Sinan Erdebili'nin torunu... Matruşka gibi açtıkça, konuştukça içinden yeni biri çıkıyor adeta. Kosif, arkadaşlarının kendisine neden "Buddha Melda" dediklerini, soyadından dolayı yaşadığı dezavantajları, kendi mucizesini nasıl gerçekleştirdiğini anlattı...

- Mumların insan hayatı üzerindeki önemine vurgu yapmak, böyle bir kitap yazmak nereden aklınıza geldi?
- Çocukluğumdan beri insanları meraklı gözlerle izleyerek ruhlarının derinliklerinde yatan özlerini anlamaya çalıştım. Bütün bu gözlemlerimin sonucu bu kitabı kaleme alıp zihnimdeki düşünceleri derleyip toplayıp, hatta zihnimi bir nevi dizginlemeye karar verdim. Hz. Mevlana'nın da dediği gibi "Mum olmak kolay değildir... Işık saçmak için önce yanmak gerek." Bu kitapta da mum sadece bir araç, dönüşümün simgesi. Başkasının ruhuna dokunup destek olduğumuzda aslında kendimizi şifalandırıyor ve dönüşüyoruz. Bizler yaşayan bir organizmanın hücreleriyiz. Anca beraber var olabiliriz. Şifa da birbirimizin suretinde saklı.

- Karakterleri oluştururken zihninizde kimleri canlandırdınız?
- Bu beş karakter de birbirinden olabildiğince farklı, uçlarda insanlar. Hepsi kitabı yazarken şekillenen, bu süreçte tanıştığım, ruhen duygu dünyalarına girmeye çalıştığım tamamen hayal gücümün sonucu var olan karakterler. Bizlere de hiç uzak olmayan insanlar aslında. Karakterleri canlandırırken insanların birbirlerine karşı olan yargılarını da göz önünde bulundurmaya çalıştım.
- Başkarakteriniz Efsun'un annesine kendi annenizin adını vermişsiniz. Yoksa Efsun siz misiniz?
- Evet, Efsun'un annesine kendi annemin ismini verdim. Belki de Efsun'u yazarken diğer karakterlere nazaran daha çok kendimle bağdaştırdığım için başka bir anne düşünemedim. Kitaptaki Yasemin de öğretileri ile benim anneme benzeyen bir karakter.
- "Eğer birisi için kalpten bir dilek dilersen senin dileklerin gerçek olur" bu söz beni çok etkiledi...
- Bana verilmiş en büyük öğretilerden biri kendine nasıl davranılmasını istiyorsan karşımdakine de öyle davranmam gerektiği. Bu öğreti dilekler için de geçerli. Sonuçta en saf duygular ile dilenen her dilek en nihayetinde can bulur. Bizler enerji boyutlarımızda sevgi ile titreştiğimiz zaman frekanslarımızı yükseltmiş oluyoruz. Kalpten dilenen bir dilek anca sevgi ile var olabilir.

KİTABIMI İLK ELTİM OKUDU
- Dileklerimizin gerçekleşmesi
için ne yapmalı/yapmamalıyız?
- Çok güzel bir karikatür vardır. Bir çukurun etrafında oturan beş, altı kişinin elinde uzunca kaşıklar var. Kaşıklar o kadar uzun ki hiçbir şey yiyemiyorlar. En nihayetinde farkına varıyorlar ki, yemek yiyebilmek için birbirlerini beslemeleri gerek ve herkes uzun kaşıklarla birbirini besliyor. İnsanlar kendi istek ve arzuları doğrultusunda birbirlerini harcamayı, doğayı sömürmeyi en doğal hakları olarak görüyorlar. Birbirlerinin hayatlarını kıskanıp, imrenen gözlerle bakmak, dedikodu yapmak, kendini yüceltme uğruna karşısındakini kırıp geçmek doğal kabul görünüyor. Hatırlanması gereken gerçeği bu yolda unutuyorlar. Bizler birin parçaları, yansımalarıyız. Karşımızdakine zarar verirken aslında kendimize zarar veriyoruz. O zaman nasıl bizim dileklerimizin gerçekleşmesini bekleyebiliriz ki? Özümüze dönüp, farkındalığımızı artırıp aynalardaki diğer suretler ile barıştığımızda hayat da, dilekler de olması gerektiği gibi olacaktır.



- Kitabı bitirdikten sonra ilk kime okuttunuz? Ailenizden nasıl tepkiler aldınız?
- Kitabı ilk çocukluktan da arkadaşım aynı zamanda da eltim olan Hale Kosif'e okuttum. Zaman zaman yazdığım yazılardaki yazım hatalarını düzeltir kendisi. İlk tepkiler genelde bundan çok iyi dizi ya da film olur şeklinde oldu. Ailem beni bütün bu yazı serüvenimde her daim yüreklendirip, destekledi. Kitabı onlar da okuduklarında geri bildirimleri hep olumluydu.

Soyadım dezavantajım oldu
- Ünlü, bilinen birinin çocuğu olmanın avantajını ya da dezavantajını yaşadınız mı?

- Tabii ki yaşadım. İnsanlar birbirlerini sınıflandırmaya, kalıplaştırmaya çok meraklı. Beni de doğmuş olduğum ailenin soyadı, geçmişi doğrultusunda hep bir yerlere koydular. Beklentileri, onlara göre olmam gereken imajım hep olduğum kişiden çok farklı oldu. Yaptığım her işte, elde ettiğim her başarıda hep bir torpil beklentisi, bir önyargı ile karşılaştım. Yurt dışına gitmeye karar vermemdeki en büyük unsurlardan biri de bu oldu. Melda olarak var olabileceğim, sıfatlardan, kalıplardan kurtulabileceğim bir hayatı yaşamak istedim. Aslına bakarsanız böyle tanınmış bir ailede doğmuş olmak çoğu zaman avantajdan ziyade dezavantaja dönüşüyor.



HAYAT DENGE İŞİ
- Sanatla hep iç içe ilerleyen bir yaşamınız var. Sizi bu alanda yönlendiren cesaretlendiren ne oldu?
- Özellikle bu yöne yönelmedim. Aslına bakarsanız kalemi ilk elime aldığım günden itibaren yazıyor ve çiziyorum. Hatta kendimi arada sırada restoranlarda peçetelere bir şeyler karalarken ya da peçeteden güller yaparken buluyorum. İnanır mısınız hastayken veya sıkılınca folyo ilaç paketlerinden yüzler yaparım. Ben sanat ile doğdum ve ailem de diğer çoğu ailenin aksine beni bu yönümü güçlendirmem için hep destekledi ve yüreklendirdi. Ama tek icra ettiğim kariyerim sanat üstüne değil. Aile şirketimizde bir fiil yönetim kurulunda halen çalışmaktayım. Sonuçta hayat denge işi. Sağ beynim kadar sol beynimi de beslemem lazım.

KALP GÖZÜYLE BAKMAYA BAŞLADIM
- Lisede arkadaşlarınızın size Buddha Melda dediklerini öğrendim. Neden öyle diyorlardı size?
- O zamanlarda da aniden kendimi manevi boyuttan sohbet ederken bulurdum. Her yaşanan olaya başka bir pencereden, kalp gözüyle bakmaya çalışırdım. Ara ara kendimi soyutlar okumakta olduğum yatılı okulun çimenlik bölgelerinde akan hayatı inceler, sorgular ve bu konular üstüne uzun uzun düşünürdüm. Tabii ki lise çağındaki çocuklar için o zaman da bu enteresan ve komik karşılanıyordu. Onlar da bana "Melda yine Buddha moduna bağladı" diye takılırlardı. Hâlâ hepsi çok iyi arkadaşlarım. Beni tüm farklılıklarımla kabul etmiş insanlar. - İçsel yolculuk, öze dönüş, maneviyata yöneliş... Bu farkındalığa ne zaman vardınız? Aileden gelen bir şey mi? - Herhalde genetik kodlarımda var olan, nesilden nesile akan bir durum söz konusu. Çoğu insan da bilmez ama anne tarafından Fatih'in hocalarından olan Nakşibendi şeyhi Sinan Erdebili'nin torunuyum. Şeyhlik babadan oğula geçtiği için son Şeyh de benim dedem Mehmet Halil Sırrı Gerçin'di. İki dinin de ahenk ve huzur ile barındırıldığı bir evde büyümek manevi yönümü daha da geliştirdi. Bana büyürken hep din, dil, ırk ayırtmaksızın en önemli olanın insan olmak olduğu söylendi. Ben de bu insanı yapan öğeleri anlamaya, öğrenmeye çaba gösterdim.



MUMLARI İZLERKEN HUZUR BULUYORUM
- Bir mum markanız var. Bu markayı ne zaman kurdunuz? Kitapta bahsettiğiniz gibi mum atölyeleri yapıyor musunuz?
- Tılsım adlı mum markamı kuralı iki sene olmuş. Ne yazık ki mum dökme atölye çalışmaları yapmıyorum. Aslında zaman bulabilsem çok da yapmak istediğim bir uğraşı. Mumlarımı döktürmekte olduğum bir atölye mevcut. Bu atölyede iki ayrı seri ürettiriyorum. İlk yaptığım seride beş ayrı bronz heykelimi bu mumların içinde sakladım. Mum eridikçe aşk, bereket, yaratıcılık, nazar, şansı sembolize eden heykellerim ortaya çıkıyorlar. Bir nevi sürpriz yumurta da diyebiliriz. Diğer seride ise beş farklı doğal taş sakladım. Yine şansınıza ne çıkarsa. Ben mumu yakanın ihtiyacı doğrultusunda bu taşların veya heykellerin ortaya çıktıklarına inanıyorum. Bir nevi insanın kendi ihtiyaçları doğrultusunda ateşin dönüştürücü gücü ile yapmış olduğu bir ritüel gibi görüyorum.
- Mumların sizin üzerinizde ne gibi bir etkisi oldu?

- Babam gençliğinde mum döker, heykel yaparmış. Büyürken onun bu becerisinden etkilenmemin yanı sıra yanan mumu seyrederken bulduğum huzur ve dinginlik mumun bendeki etkisi olsa gerek. Bir nevi meditasyon.

ARKADAŞINA GÖNDER
Işık saçmak için önce yanmak gerek
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
SON DAKİKA