Yıl 1910... Osmanlı Devleti henüz Birinci Dünya Savaşı'na girmemişken dünyaya gelen Semiha bebek, daha çocukluk yıllarında sanatla iç içe bir hayatın kapısını aralar. Annesiyle birlikte henüz dört–beş yaşlarındayken operalara gider, evde durmadan resimler çizer. Sahneyle, sesle ve renkle kurduğu bu erken temas, onun hayat boyu sürecek sanat serüveninin ilk işaretleridir. Çocuk Semiha için sanat, bir eğlence değil; varoluşunu anlamlandırmanın en doğal yoludur. Ergenlik yılları Cumhuriyet'in ilanına denk gelir. Semiha Berksoy, adeta Cumhuriyet'le birlikte büyür, onunla birlikte şekillenir. Yeni kurulan bir ülkenin özgürlük ve bağımsızlık ideali, Berksoy'un ruhunda karşılığını bulur. Cumhuriyet'in sunduğu cesaret alanı, onun kendini ifade etme biçimini belirler: Sanat. Opera sahnesinde sesiyle, resimde rengiyle, yaşamın tam ortasında bedeniyle var olmayı seçer. Bu nedenle Berksoy'un sanatı, yalnızca bireysel bir ifade değil; aynı zamanda Cumhuriyet'in yetiştirdiği özgür bir kadın sanatçının duruşudur.
Ancak bu güçlü duruşun arkasında derin bir kırılma vardır. Semiha Berksoy, henüz sekiz yaşındayken annesini kaybeder. Bu kayıp, onun yaşamındaki en büyük travmaya dönüşür. Annesi Fatma Saime Hanım, Berksoy'un hem ilk izleyicisi hem de en güçlü duygusal dayanağıdır. Bu erken kayıp, sanatçının hayatı boyunca peşini bırakmaz; resimlerinde, otoportrelerinde ve sahne üzerindeki dramatik yoğunlukta tekrar tekrar kendini gösterir. Annesine duyulan özlem, Berksoy'un kişisel mitolojisinin merkezine yerleşir. Malum, Semiha Berksoy, Türkiye sanat tarihinde tek bir disipline sığmayan, yaşamı ile sanatı arasındaki sınırları bilinçli biçimde eriten ender figürlerden biri. Opera sahnesinden resme, tiyatrodan sinemaya, edebiyattan performansa uzanan üretimiyle Berksoy, yalnızca çok yönlü bir sanatçı değil; kendi mitolojisini kurmuş, çağının ötesine taşan üretken bir figürdü. İşte İstanbul Modern'de açılan Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası sergisi, bu benzersiz sanatçının dünyasını şimdiye dek Türkiye'de gerçekleştirilen en kapsamlı çerçevede görünür kılıyor. Müzenin şef küratörü Öykü Özsoy Sağnak, küratör Deniz Pehlivaner ve asistan küratör Yazın Öztürk tarafından hazırlanan sergi, sanatçının renkli dünyasını yansıtıyor. Annesine adadığı çalışmaları, otoportreleri, çarşaflardan kartonlara çizdiği eserleri opera temalı resimlerin yanında, sergi hayatında özel bir yeri olan Nazım Hikmet ve Fikret Mualla ile mektuplar, fotoğraflar, efemeralar, ses kayıtları ve görüntülerle de zengin bir içerik sunuyor.
Sergiyi gezerken Berksoy'un 70 yılı aşan üretim sürecinin, yalnızca sanatsal bir birikimi değil; aynı zamanda bir Cumhuriyet kadınının azmini, cesaretini ve var olma mücadelesini de yansıttığını görmek mümkün.
KARGALARI ÇOK SEVERDİ
Sanatçının kendisi gibi sanatçı kızı Zeliha Berksoy'un anlattıkları ise bu güçlü figürün daha içsel bir portresini çiziyor. Resim yaparken sessizliğe bürünen, malzemeyi içgüdüyle seçen ve yaşamı tüm zorluklarıyla tuvale taşıyan Berksoy, eserlerinde protest bir duygu ile umudu yan yana taşımayı başarmıştı. Cendereye Vurulan Kadın gibi yapıtlarında, baskıya rağmen hayata cesaretle bakmayı öğütleyen bir direnç hissi sezilir. Zeliha Berksoy, sanatçı kimliğinin yanında annesiyle ilgili olarak şunları söyledi: "Anne olarak biraz insafsızdı, sürekli aklın başında olsun diye uyarırdı beni. Ama aynı zamanda çok şefkatliydi. Kuşlara ekmek ıslatır, balkona koyardı. Önce serçeler gelir yer sonra kargalar gelirdi. Kargaları çok severdi. Çok zeki müthiş hayvanlar bunlar derdi. Kafası sürekli çalışan, titiz, neşeli, eğlenceli dostluklara önem veren vefalı bir insandı."