James Cameron'ın yeni filmi
Avatar, onca dijital zafere rağmen Hollywood'un 2000'lerde hasret kaldığı bir şeye talip: 'Teknik atılım'la seyirciyi gerçek anlamda şaşırtmak, bir üst seviyeye buyur etmek. Bunu da gerçek performans ve bilgisayar efektlerinin 'en şahane karışımı'yla yapmak niyetinde. 'Üç boyutlu gözlüklerle izleyeceğimiz en uzun film' gibi başka unvanları da var. Bir de Cameron'un seyircideki hatrını düşününce, dünyanın sinema gündeminde hallice bir yer işgal edebilir. Türkiye'de (sözümona aralıkta) gösterime girmesi mümkün olursa, Lars von Trier'in
Antichrist'ı da, kitlesel sinema muhabbeti açmada iddialı. Horgörülse bile, tepkisizlikle cezalandırılmayacağı kesin. Zamanı gelince (daha altı ay var) Tim Burton'ın
Alice uyarlaması da, tartışmasız türden bir 'sinemasal hadise'ye dönüşecek herhalde. Aradan sürpriz biçimde sıyrılacak başka 'dış kaynaklı' filmler de olur elbet. Yine de buradaki sinema gündemini en çok burası ilgilendiriyor olacak. 60 civarındaki yerli filmin bir kısmının görünmez kalacağı aşikâr. Ama sıcağı sıcağına gündemle birleşen o kadar çok film var ki, bu yıl Türk sineması politik gündemin vitrinlerinden biri olmakta son derece ısrarlı.
VATAN NE OLSUN?
Fragmanlarına bakılırsa, Güneydoğu'da çarpışan askeri bir timin öyküsü
Nefes, bize 'helikopter kiralamak'tan daha ileri bir büyük prodüksiyon estetiği vaat ediyor. Bu estetikle nasıl bir yerde buluşacağımızsa, daha da büyük merak konusu. İnternetteki yorumlara bakılırsa, fanatik milliyetçiler filmi sahiplenmeye hazır. Halbuki yönetmen Levent Semerci, adına yakın zamanda 'Vatan Sağolsun' ibaresi de eklenen filmin, herkese saldıracağını söylüyor. Fragmanlardaki müzik, Hollywood tipi bir gaz filminden ziyade bir 'korku filmi'nin habercisi gibi.
Nefes ister Hollywood'un sık sık yaptığı gibi 'savaş karşıtımsı' bir kahramanlık öyküsü olsun, ister sadece soru soran acımasız bir eleştiri bombardımanı, 'açılım' senaryosu ve Eruh şehitlerinin konuşulduğu bir dönemde, sorumluluğu büyük olacak. Neticede Güneydoğu sınırında ölen ve öldürülenler, ve tabii bu esnada arada kalanlar, bu yıl sinemada farklı rollerle karşımıza çıkacaklar. Tehdit unsuru olmak, kurbanlık ya da kahramanlık arasında gidip geldiklerini izleyeceğiz. Metin Yeğin'in 1988'de Metris Cezaevi'nden yasadışı örgüt üyesi 29 mahkûmun kaçışını anlatan
D'sinde ise, belki de 'kriminal cazibe' bile girecek işin içine. Cemal Şan'ın 2 Ekim'de gösterime girecek
Acı'sında, devletle çatışan gençler ve ailelerine mahsus bir trajedi var. Selda Çiçek'in ilk uzun metrajlısı
İncir Çekirdeği, mayına basan Mardinli bir genç ve ablasını anlatıyor. Atıl İnaç'ın (
Zincirbozan)
Büyük Oyun'daki kahramanı, ailesini Irak'ta bir Amerikan baskınında kaybeden bir kız ve film de onun Türkiye-Irak sınır dağlarında yaşadıkları üzerine. Orhan Eskiköy'le Özgür Doğan'ın
İki Dil Bir Bavul'u, çatışmanın hem kaynağı hem de sonuçlarından besleniyor. Altın Koza'da Yılmaz Güney Özel Ödülü kazanan filmde, atandığı Kürt köyünde Türkçe öğretmeye çabalayan bir ilkokul öğretmeni var. Bu filmler vizyondan sessiz sedasız geçip gitmemeyi başarırsa, vatanın şu günlerde ne şekilde 'sağ olması' gerektiğine dair sinema da ağır taşların altına elini sokmuş olacak. Önümüzdeki aylarda, işsizliğin halet-i ruhiyesi (
Bornova Bornova) ve türbanlı gençlik (
Büşra) üzerine filmler de izleyeceğiz. Türk sinemasının 2009-10 sezonundaki kod adı, 'sıcak gündem'.