Akdeniz'in ortasında bir ada düşünün ne tam uzak ne tam yakın... Nazlı bir güzel gibi salınır Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC). Uzaklardan bakıldığında bile çağırır insanı. Belki rengiyle belki geçmişiyle ama en çok da o anlatılmaz hissiyle. Bavulunuzdan önce kalbiniz iner uçağın merdivenlerinden. Adaya adım attığınız an bir yabancılık hissetmezsiniz. Kimliğinizle geçersiniz sınırdan ama aslında kalbinizle girersiniz bu topraklara. Bayrağın dalgalanışı, güneşin yakıcılığı ve denizin daveti aynı anda karşılar sizi... Altın sarısı kumlarıyla sanki saçlarını rüzgâra bırakmış bir genç kız gibi uzanır kıyılar. Deniz ise mavi gözleriyle bakar size, dalgaları usulca ayaklarınıza dokunur. Güneş, teninize değil ruhunuza işler burada. Ve sonra yol sizi Karpaz'a götürür. Karpaz Yarımadası... Altın rengi kumlar, gün ışığında parlayan bir düş gibi uzanır. Deniz, öylesine berrak, öylesine davetkâr ki... İçine girdiğinizde sadece serinlemez, hafiflersiniz.
HANLARDA SAKLI HİKÂYELER
Buraya gelmişken adanın kalbine dokunmadan olmaz. Rotanızı Lefkoşa'ya çevirirsiniz. Bu şehir, sadece bir başkent değil geçmişin ve bugünün aynı sokakta yürüdüğü bir sahne. Kalabalık ama dingin, hareketli ama yorgun... İlk durak Girne Kapısı. Taşlarına dokunduğunuzda Venedik'in izlerini hissedersiniz. Francesca Barbaro'nun ellerinden çıkan bu yapı, yüzyılların tanığı gibi sessizce durur. Biraz ileride, Atatürk Meydanı'nda yükselen Venedik Sütunu... Granitin soğuk yüzünde tarihin ağırlığı vardır. Üzerindeki armalar, geçmişin sessiz imzaları gibi... Ve sonra Selimiye Camii... Bir zamanlar St. Sophia Katedrali olan bu görkemli yapı, gotik mimarinin zarafetiyle İslam'ın sükûnetini aynı çatı altında buluşturur. İçeri girdiğinizde zaman durmaz sadece yavaşlar. Lefkoşa'da adımlar sizi ister istemez Büyük Han'a götürür. Bir zamanlar tüccarların, yolcuların, yorgun ruhların sığındığı bu yapı, bugün de aynı huzuru sunar. Avlusunda oturup bir kahve söylediğinizde, sadece bir içecek değil, bir hikâye gelir masanıza. Kıbrıslıların sıcak şivesi, geçmişin yankısını bugüne taşır.

GİRNE'DE DENİZİN SESİ
Girne adanın en zarif duraklarından biri... Beşparmak Dağları'nın eteğinde kurulan bu şehir, Akdeniz'in en güzel kartpostalı sanki. Narenciye kokuları eşlik eder yolunuza, zeytin ağaçları gölge olur. Ve sonra liman... İyot kokusu sarar etrafınızı. Renkli tekneler, taş evler ve denizin sonsuzluğu... Hepsi bir tablo gibi önünüzde durur. Girne Kalesi ise bu tablonun çerçevesidir. Yüzyılların içinden süzülüp gelen bu yapı, Bizans'tan Osmanlı'ya uzanan bir zaman köprüsü gibidir. İçindeki Batık Gemi Müzesi, geçmişin derinliklerinden çıkarılmış bir sır gibi...
TERK EDİLMİŞ BİR ZAMAN
GAZIMAĞUSA'YA vardığınızda, sizi başka bir hikâye bekler: Kapalı Maraş... Bir şehrin sessizliği bu kadar yüksek olabilir mi? Bir zamanlar ışıl ışıl bir tatil cenneti olan bu yer, şimdi zamanın terk ettiği bir şehir gibi durur. Boş sokaklar, kapalı pencereler, yarım kalmış hayatlar... Burada zaman sadece durmuş değil, unutulmuş gibidir. 2020'de yeniden açılan bu hayalet şehir, geçmişle yüzleşmenin en çarpıcı yollarından biri...
GERÇEK İLE HAYAL KARIŞIYOR
GİRNE kentine bağlı Bellapais (Beylerbeyi) köyünde yer alan Bellapais Manastırı ise size bir rüyanın içindeymiş hissi yaşatır. Her bir duvarı yüzlerce yıllık bir hikâyenin satırlarını saklar sanki. Deniz aşağıda, dağlar arkanızda... Ve siz iki manzara arasında asılı kalmış gibi hissedersiniz. St. Hilarion Kalesi ise başka bir masalın kapısını aralar. Rivayet odur ki Walt Disney'in "Uyuyan Güzel" masalındaki kaleye ilham vermiştir. Ve gerçekten... Orada durduğunuzda, gerçek ile hayal birbirine karışır.
TAŞLARIN HAFIZASI
GAZİMAĞUSA'NIN sokaklarında yürürken Othello Kalesi çıkar karşınıza. Lüzinyanlardan Venediklilere uzanan bir hikâye saklıdır duvarlarında. St. Nicholas Katedrali bugünkü Lala Mustafa Paşa Camii ise görkemiyle büyüler. Gotik mimarinin Akdeniz'deki en güçlü yankılarından biri... Bu adada taşlar sadece yapı değil hafızadır.
NASIL GİDİLİR?
KKTC'DEN ayrılmak kolay değildir. Çünkü bu ada, sadece gezdiğiniz değil, içinizde taşıdığınız bir yere dönüşür. Ve fark etmeden, geri dönmek için bir sebep biriktirirsiniz... İşte böyle anlarda Ajet'in uygun fiyatlarla sunduğu tariflerine bir göz atın. Haftanın her günü İstanbul Sabiha Gökçen Ercan Havalimanı arasında günde 5, haftada 35 sefer yapan Ajet, sizi bu zarif adayla buluşturabilir. Sadece İstanbul'la sınırlı değil bu uçuş. Ajet, Ankara Esenboğa, Adana/Mersin, Antalya, İzmir ve Bodrum'dan da haftada 93 sefer yapıyor. Adanın o zarif ruhu sizi Ajet'le kucaklamak için bekliyor.
DENİZİN ALTINDA VE KIYISINDA HAYAT
KIBRIS sadece karada değil, denizin altında da bir cennet. Dalış noktaları, batıklar ve sessiz su altı dünyası keşfedilmeyi bekler. Alagadi sahilinde ise hayat başka bir mucizeyle devam eder. Caretta Caretta ve yeşil kaplumbağaların denize kavuştuğu anı izlemek, insanın içini tarifsiz bir huzurla doldurur.