ENGİN ARDIÇ
ENGİN ARDIÇ

Akım derken başka şey söyleyen yazı

Burnuma zeytinyağı kokusu geliyor... Sızma... Sonra o gizemli kokuya mutfağın havalandırma deliğinden yükselen kekre sarmısak kokusu karışıyor...
Aman ne tutku dolu, ılgıt ılgıt bir sevgidir bu... Doğayla başbaşayım (Doğa Rutkay değil, o çocuğum yaşında, üstelik anası babası da arkadaşımdır, bebekliğini bilirim)... Bu doğa, bildiğiniz "tabiat", ama öyle yazarsam gerici derler.
Derin maviliklerin sonsuz serinliklerinin dipsiz sarhoşlukları içindeyim. Tepemde çam dalları. Yeşilliğin kızıllığıyla görkemin dinginliği harman olmuş, vuslatı başka âlem, kendisi bir ömre bedel (ne demekse?)... Denizden çıktım, kolumda biriken tuzları dağ keçileri yalıyor. Bacaklarıma yapışmış karpuz çekirdekleri gökteki yıldızlar kadar gizemli... Kafama kozalak düştü, bu ne biçim turizm anlayışı?
Ege'deyim... Ey tanrıların otağı (aylardan Ramazan ama kusura bakmayın!)... Ey yüce Zakippos, yedi dağda yedi ateş yanmadan Hemelandros sunağına günnük sunanları bağışla... Yüce Lakerda'nın kızı güzeller güzeli Fasulya bana uzaktan gülümsüyor (mitolojide böyle tanrılar ve tanrıçalar yok, gülümseyen de "odadan kaçta çıkacaksınız abey, ona göre sileceğim" diye sormaya gelen temizlikçi Fethiyeli Fethiye...)
Fethiye'deyim. Burası Ege mi sayılıyor Akdeniz mi yahu?
Keşke ben de kutsal topraklarda olsaydım... Mekke diye bir şehir olduğunu, coğrafya dersinde dalga geçmişim, duymamışım, gidip yerinde görseydim... Kutsal bornozumu giyip resim çektirseydim... Havlu da olur ama desenli olmasın... Yanıma takviye olarak kendini karıya kıza vermiş eski Müslüman da alırdım, çuvalladığım yerde bana yardım ederdi... Abdest destur bilmeyiz, oralarda rezil olmayalım...
Ama kekik ve zeytinyağı kokulu cennet kıyılarımız, yaşamın yaşanmışlığının yaşantı bütünlüğünü gözbebeklerimde taçlandıran büyülü birer gerdanlık (bu cümlenin hiçbir anlamı yok ama yerseniz...)
Uzaktan uzağa klasik müzik çalınıyor kulağıma ("harcıalem" olsun ki herkes anlasın, Mozart'ın kırkıncı senfonisi falan)...
Yazamıyor inekler... Yazamıyorlar... Ben yazınca da anlamıyorlar, anlamıyorlar...
Anlamazdın, anlamazdın, kadere de inanmazdın... (Evladım kaldırın şu fan fin fonu, Ayla Dikmen falan yok mu? Efendim? Sezen mi var? Yok, o olmaz, onunla konuşmuyorum.)
Şimdi bir Yunan çobanı gelse, bize kavalıyla bir sığırtmaç türküsü çalsa... Çobanın adı Pollux... Astyanax... Yok yok, Ajax... Temizlik deterjanı markası gibi... (Bu espriyi Fransız düşünürü Roland Barthes'dan arakladım, nasıl olsa kimse bilmez...)
Olur mu yahu? Bu kıyılar bizim... Bize yüce Priamos'tan miras kaldı... Yunan'la ne ilgisi var? Türk olmasa tarihe yazılacak ne vardı? Demek ki Ergenekon diye bir örgüt de yok. O arslan parçası yiğit arkadaşlar Silivri'de sürünüyorlar, adalet mi bu? Ben buradayım. Adalet reformu şart. Eğitim de şart.
Ne yazık ki yiyip içip parasını da eşek gibi ödeyeceğim... Akıllanmayacağız ki bir türlü...
Anlamış olduğunuz gibi birkaç günlüğüne "yarım tatildeyim" efendim, bu yaz görüp göreceğimiz rahmet bu... Sabah sünnet, pardon, yazı, öğleden sonra deniz...
Türk basınında tatile çıkan herkes tatlı tatlı saçmalıyor, biz geri mi kalacaktık?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN