Olaylara iki açıdan yaklaşıp, anlamaya çalışabilirsiniz. Birincisinde, olayın türü, şekli, zamanı ve içeriği ne olursa olsun, beyninizdeki ön-yargılarla, bunu kategorize edersiniz. Ondan sonra, olayı tahlil etmek yerine, ön-yargınızı (veya saplantınızı) doğrulamak için, ipuçları ve gerekçeler aramaya başlarsınız. İkinci yaklaşım açısı ise, aklın ve pozitif bilim anlayışının gereklerine uygundur. Olayı, nedenlerini, içeriğini, bağlantılarını ve yapılan açıklamaları tahlil edersiniz. Benzeri geçmiş olayları incelersiniz. Sonra kendinizce bir yargıya varırsınız. Ama bu yargı da, yeni bulguların ışığında, değiştirilmeye açıktır. Türkiye'yi hedef alan İstanbul'daki terörist saldırıların, bizim kamuoyumuzda yorumlanması sürecinde, iki bakış açısını da görmekteyiz. Örneğin dünyadaki her kötülüğün ve ulusların başına gelen her kötü şeyin sorumluluğunu Amerika ve İsrail'den bilmek, yaygın bir ön-yargı geniş kitlelerde. Amerika'ya yapılan 11 Eylül terörist saldırıları ertesinde de, bu eylemlerin CIA ve MOSAD tarafından yapıldığının yazılıp, söylendiğini görmedik mi? İstanbul'daki terörist eylemlere de, bir kesim ve önemli ölçüdeki kamuoyu, böyle yaklaştı. "Amerika neden bize bunu yaptı" diye soranlarla, hala karşılaşıyorum. Gerek sinagoglara, gerek İngiliz Konsolosluğu'na ve HSBC'ye yapılan saldırılar ertesinde, El Kaide'ye bağlı "Abu Hafız El-Mısri Tugayları"nın, bu eylemlerin sorumluluğunu üstlenmesi, birinci bakış açısının sahipleri tarafından önemsenmiyor. Bu bakış açısının sahiplerinde ön-yargılara neden olan şeylerden biri de, El Kaide'nin ve Usame Bin Ladin'in, bir dönemde Amerika ve Suudi Hanedanı tarafından desteklenmesi... Sovyetler'in Afganistan'ı işgali döneminde, Amerikan yanlısı cephenin "Yeşil Kuşak" oluşturma çabaları, bugünkü ön-yargıların gerekçeleri arasında. Bizde de, PKK terörizmine karşı, Hizbullah'ın, Ankara'daki bir kesim tarafından desteklenmesi olayı, hala hatırlarda. Olaya ön-yargılarla yaklaşanlara, geçen zaman süreci içinde yer alan "Değişim"i anlatmak kolay değil tabii... Suudi Hanedanı'nın büyütüp kolladığı Usame Bin Ladin'in, şimdi bu hanedanı Hain ve Kafir olarak görüp, devirmeye çalıştığını da anlatmak, epeyi zaman gerektiriyor. Bir başka mesele de, ABD'nin şimdiki başkanı Bush'un, dünyaya bakış açısına ilişkin. Bush'dan önceki Başkan Clinton, bir Demokrat'tı.. Dünyadaki sorunlara ve olaylara karşı, aktif-katılım politikası uyguluyordu. Cumhuriyetçi Bush ise, seçim kampanyasında, Amerika'nın içine dönmesi anlamına gelen "İzolasyonizm"i vaad etti. Ama her şey 11 Eylül 2001'deki terörist saldırı ile değişti. Bush çok akıllı olmayabilir. Bush'u etkileyen Yeni-Muhafazakarlar (Neo-con), şiddet kullanarak demokrasiyi ihraç etmeyi düşünen hayalperestler olabilir. Ancak Amerika, Clinton veya Bush'a bakılmaksızın, şu anda kendini uluslararası terörizm tehdidi altında hisseden bir ülkedir. Bush önümüzdeki seçimde gitse bile, Amerikan politikası fazla değişmez. Neden Amerika veya İsrail, Türkiye'yi vursunlar ki? Problemlere gömülmüş, ekonomisi iflas etmiş, istikrarsız bir müttefik, hangi "Master Plan"da yer alabilir ki? Özetle, olay kadar, olayı anlamak da önem taşıyor bizde.