Türkiye'nin en iyi haber sitesi

İnsanların diri diri yakıldığı, boynu kesilen insanların görüntülerinin sosyal medyadan izlendiği, Halep gibi kentlerin kendi devletinin attığı bombalarla yerle bir edildiği ve milyonlarca insanın ölüm korkusu ile komşu ülkelere sığındığı bir coğrafyada "Molotof kokteyli suçun kanıtı olmalı mı" içerikli bir tartışmayı yapabilmenin, ne tür bir lüks olduğunun farkında mıyız?
Demokratik ve meşru siyaseti devlet içinde devlet kurmaya dönük örgütlenmelerle sabote edenler, seçilmiş iktidarı sokak eylemleri ile devirmeyi amaçlayanlar, düz ovada siyaset yapmak yerine dağdaki silahlıların söylemlerini barışı engellemek için TBMM'ye taşıyanlar, ne yaptıklarının farkındalar mı acaba?

Meğer ne büyük suçmuş

Meğer halkın oyunu almak, demokratik sistem üzerindeki vesayeti kaldırmak, ülkeyi kalkınma sürecine sokmak, krizkolik olmuş ekonomiyi kendine güvenilir hale getirmek, ülkenin alt ve üst yapısını yenilemek ve kendi tarihi ile yüzleşecek cesareti göstermek ne büyük bir suçmuş... Utanmaları olmasa "Bu halk bu demokrasiye layık değil, bu halkı feshedelim" diyecek tıynetteki insanların Tayyip Erdoğan'a dönük takıntılarının ne tür eylemlere dayandığını, hepimiz hayretle izlemiyor muyuz?
Aslında bu hep böyle olmadı mı? Kim seçildiyse ve alışılmışın dışındaki bir vizyonu ülke gündemine getirmeye teşebbüs ettiyse, onu da hedef almadı mı bu kifayetsiz muhterisler?

Kendi için bir şey istiyorsa...

Bir düşünseler... "Başkanlık sistemi" gelse veya gelmese Tayyip Erdoğan için ne değişir ki? Zaten şu anda "Halkın seçtiği Cumhurbaşkanı" konumunda ve 1982 Anayasası'ndaki Evren için oluşturulmuş yetkilere sahip... Kurucusu olduğu ve seçimlerde zaferden zafere taşıdığı, Başbakanı kendisinin belirlediği, genel başkanını kendisinin önerdiği AK Parti TBMM'de çoğunluğa sahip... Önümüzdeki 7 Haziran seçimlerinde de bu tablonun değişmeyeceği şimdiden belli... Yani Başkanlık sistemi arayışı konusunda "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" dese başı bile ağrımaz. Yani mesele Erdoğan'ın kendisine yeni bir konum araması meselesi değil, bu karmaşık anayasal yapının işler bir düzene kavuşturulması meselesidir...

Tarihe karşı siyasi iddia
Özellikle CHP'yi yönetenlerin gözlerini ve kulaklarını Pensilvanya'ya kilitlemek yerine ülkenin gerçeklerine yönlendirmeleri daha doğru olmaz mı? Ama biliyoruz ki böyle davranabilmek için bir "Siyasi iddia"nın da var olması gerekir.
Bu noktada geçmişe dönmeyi deneyeceğim. 1992 yazında Turgut Özal'ın "Anılar"ını yazarken, ona "Siyasi hayatınızın en büyük hatası olarak başbakanlığı bırakıp cumhurbaşkanı olmanızı gösterenler var" diye sorunca şu cevabı almıştım:
"- Bu mesele tarihe karşı bir iddia meselesidir. Bizim demokrasi tarihimizde asker kökenli olmayan ilk cumhurbaşkanı Celal Bayar'dır. Onu da askerler devirdi. Sonra sivil politikacılar cumhurbaşkanı olmaya cesaret edemedi. Mecliste gücü varken Süleyman Bey cumhurbaşkanı olmayı düşünemedi. Neticede ben başbakanlık yapmışım. Büyük icraat gerçekleştirmişim. İçte ve dışta tanımadığım kimse yok. Beni tanımayan kimse de yok."

Bizdeki cumhuriyet muhafızları
"- Neticede arkadaşlarla benim olmamın en doğrusu olacağına karar verdik. Ama buna en fazla "Cumhuriyet Muhafızları" tepki gösterdiler. Çünkü hep askerlerin cumhurbaşkanı olmasına alışmışlar. Seçilmiş politikacılar için cumhurbaşkanı olmayı düşünmek bir nevi tabu olmuş. Bu tarihi bir iddia meselesiydi. Sivillerin ve seçilmişlerin iddiasıydı bu."
Evet... Sonuçta Saddam artık Irak'ta yok ama onu rol modeli olarak görenlerden oluşan "Cumhuriyet Muhafızları" bizde hâlâ varlar. Seçilmişlerin yapacağı bir anayasa falan bunların umurlarında bile değil.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN