Münevver Karabulut cinayetinin 'sansasyon düşkünü' gazeteci tipini baştan çıkartacak pek çok yönü var. O tuzaklara daha önce de düşüldü. Ama bir de 'vicdanlı gazeteci' var. Onun rehberi de bellidir

Münevver Karabulut cinayeti, hiç kuşku yok ki, kamuoyunu meşgul ediyor. Cinayetin bir an önce aydınlanması, katil(ler)in yakalanması ve adaletin yerini bulması toplumsal bir talep.
Güvenlik güçleri üzerindeki beklenti ve baskı da büyük.
Basının bu dehşetengiz cinayetle ilgili haberlerine ilgi onların da ötesinde.
Bu ilgi, her türlü tuzağın kapısını aralayacak türden.
Gazeteciyi "sansasyonalizm" batağına çekecek her türlü unsur var burada. Cinayete adı karışanların kimlikleri, çevreleri, aile ortamları, akrabalarının iş alemindeki karanlık yönleri, kayboluş, aramalar, telefon ve SMS yazışmaları, cinayet saatlerindeki "hareket şeması", işleniş biçimi, soruşturmanın yürüme tarzı vs.
Bunların tümü "etikte sınır tanımayan gazeteci" için ağız sulandırıcı yönler.
Okurun "bilmesi gereken"i ona anlatmayı bir tarafa bırakıp, "okurun her türlü merakını gidermek", hatta "neyi merak ettiğini varsayarak okur duygularını gıdıklamak" yolunu seçenler, her zaman olduğu gibi, bildiklerini okudular.
Davranışların değişmesi giderek zorlaşıyor.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin, meslekten binlerce imza toplayan Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi'nde yer alan şu önerileri her şeye rağmen hatırlatmakta yarar var:
"Sarsıcı durumlarda: Üzüntü, sıkıntı, tehlike, yıkım, felaket ya da şok halindeki insanlar söz konusu olduğunda gazetecinin olaya yaklaşımı ve araştırması insani olmalı ve gizliliklere uyularak duygu sömürüsünden kaçınılmalıdır."
"Suçlu yakınları: Gazeteci, sanıkların ve suçluların akrabalarını, yakınlarını, olayla ilgileri olmadıkça veya olayın doğru anlaşılması için gereği bulunmadıkça teşhir etmemelidir."
Kabul etmek gerekir ki, bu ve benzeri haberlerde sınırları iyi çizmek kolay değildir. Hikâyenin arka-planı karmaşık olduğu ölçüde, gazetecinin, hele editörün sınır çekme ve çerçeve çizme mahareti de zorlanır.
Münevver cinayeti ile ilgili haberler ve eleştiriler, bana Portekiz'de kaybolan Madeleine McCann'ın hikâyesini hatırlattı. Uluslararası basın da öyküyü izlerken, Madeleine'in ebeveyninin özel hayatını, geçmişini didik didik etmiş, orada da sert etik tartışmaları olmuştu.
Kolay değildir, evet, ama öneri ve uyarı da eksik olmasın.
Münevver cinayeti ile ilgili bir gelişme, SABAH'ın 1, 3 ve 4 Eylül tarihli ön sayfalarına yansıyan "kan parası" tartışmalarıydı.
Maktulün babasının ruhsal dengesini yitirdiğini düşünen bazı okurlar, kısmen "duygu sömürüsü" nden yakınırken, bir kısmı da 4 Eylül tarihli Bir Babanın Çöküşü manşetiyle bir ailenin trajedisinin kötüye kullanıldığını iddia ettiler. Kan parası tartışmaları, polis soruşturmasının dışında kalan gelişmeler.
Öte yandan, okurları rahatsız edecek ölçüde, sürekli medyada görünen bir acılı aile var.
Ne yapmalı? Bunlar "görülmemeli" mi? Doğrusu nedir?
Gazetecilik bir vicdan işi. Akıl kadar kalbin sesini dinlemek de önemli. Kolay olmasa da, cazip tuzaklara düşmemek için, her gazeteciye bu durumlarda şu soruyu kendilerine sormalarını öneririm:
"Bu cinayet benim ailemde veya yakın çevremde olsaydı, böyle bir kurban verseyim, nelerin bilinmesini, nelerin bilinmemesini isterdim? Nede ısrar eder, nede rencide olurdum?"
Vicdan bu soruya ses veriyorsa mesele yok.
Kan parası tartışmalarının haber değeri taşımadığını düşünmüyorum. Elbette, yaşanan trajedinin haberlerinde bir yeni kulvar açmıştır.
Ama, evlat acısıyla kahrolmuş bir babanın haberlerde ne kadar ve nasıl yer alması gerektiğini düşünmeye başlarsak, asıl odak noktası olan "katilin bulunması için yeteri kadar çalışılıyor mu?" sorusu da eski önemine kavuşmaya başlayacaktır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN