Türkiye'nin en iyi haber sitesi
OKUR TEMSİLCİSİ OKUR TEMSİLCİSİ - YAVUZ BAYDAR

Brüksel'deki fotoğraf

Türkiye'nin ifade ve medya özgürlüğü sorunları geçen hafta sonu Brüksel'de Balkanlar'la beraber masaya yatırıldı. Anlatım ve tespitler meselenin ne kadar çok boyutlu olduğunu gösterdi

2011 seçimlerine gidilirken Türkiye temel ifade ve basın özgürlükleri alanında acaba Kopenhag Kriterleri'nden uzaklaşıyor mu? Bu soruyu geçen Cuma günü Brüksel'de 'Sesini Yükselt!' (Speak Up) başlıklı, AB gözetiminde bir toplantıda Balkanlar ile beraber ele aldık.
Türkiye boyutundaki bir sıkıntı, genel medya-ifade özgürlüğü konulu ana oturumda Türkiye'den hiçbir konuşmacının bulunmaması, sorunlu alanlarla ilgili değerlendirmenin Sınır Tanımayan Gazeteciler'in (RSF) bir temsilcisine bırakılmasıydı. Geniş bir grup halinde Türkiye'den katılanların hemen hiçbiri bunun gerçek sebebini anlayamadı.
Oysa bu tercih, Türkiye'deki gazeteciler arasındaki siyasi eksenli kutuplaşmanın, her ulusal meslek kuruluşunu güvenilir ve objektif olmaktan çıkardığını göstermekteydi. Başka bir deyişle AB komisyonu, siyasi angajmanları bir yana bırakarak, hem nalına hem mıhına konuşacak, sadece mesleğin ve özgürlüklerin durumuna yoğunlaşacak bir 'muhatap' bulamadığını bizlere hissettiriyordu.
Haklıydılar. Örneğin, salondan söz alan bir Türk gazeteci örgütü temsilcisi, Türkiye'de yaşanan bütün sorunları istisnasız olarak 'son sekiz yıldaki berbat icraatları' dolayısıyla tamamen hükümete bağlıyordu; 2002 ona gore bir 'milat'tı! Hızını alamayıp sözü Kars'taki heykel meselesine getiriyor, 'Taliban hükümet' diye siyasetçi diline sarılıyordu.
CHP'nin sözcüsü de bu noktadan devam ederek, basın özgürlüğü platformunun parti propagandasına döndürüp, Balkanlar ve Batı Avrupa'dan gelen meslektaşlarıun hayret dolu bakışları altında, 'biz parti olarak Basın Etik Yasası'nı meclisten geçireceğiz' diyordu. Belli ki partisi 'etiği yasalaştırma'nın nasıl bir oksimoron, ne denli bir 'ucubelik' olduğunun farkında bile değildi.
Ortada çok açığa vurmasalar da bazı AB yetkilileri özel konuşmalarında bu 'dağınıklık' ve 'yaklaşım sorunsalı' nedeniyle, aralarında benim de olduğum bazı kişilere kaygılarını dile getirdiler. Onlardan birkaçına 'Türkiye'nin güncel medya özgürlüğü meselesi, Akira Kurosawa'nın klasiği Rashomon'a benziyor. Herkes kendi seçtiği hikayeyi anlatıyor, esas bütün hikayeyi sakınmadan anlatmak, ait olunan tarafa adeta ihanet sayılıyor' dedim.
AB çevrelerine göre tablo netti. Türkiye'de medya özgürlüğüne gem vuran yasa maddelerinin değişmemesinden (özellikle Anti-Terör Yasası'nın bazı muğlak maddelerinden) esas olarak hükümet, ama başta 2007 İnternet Yasası ve 301 olmak üzere pek çok kısıtlayıcı noktada CHP ve MHP; sayıları konusunda kargaşa yaşanan tutuklu gazeteciler konusunda ise - bunların AİHM'den veto olarak döneceğini bildiği halde - ısrarla Anayasa'nın 90'ıncı maddesini uygulamayı reddeden 'statükocu' yargı; otosansür konusunda ise hükümetten de çok medya patronları sorumluydu.
Aslında, oturum için sonradan isabetli bir tercih olduğu anlaşılan RSF temsilcisi Jean François Julliard, bütün bu tabloyu adil ve dengeli bir dille anlattı. Tek bir sorumlu olmadığını, ama sorunların her gün çığ gibi büyüdüğünü ve acil hal aldığını vurguladı.
Genişlemeden Sorumlu komiser Stefan Füle'nin AB'nin Balkanlar kadar Türkiye'nin ifade-basın özgürlüğü sorunlarına bakışını olağanüstü bir nüansla ve dikkatle anlatan konuşması da - sanıyorum - Türkiye'den gelen davetlilerce tam olarak anlaşılamadı. Ben ana noktaları okurlara aktarmak istiyorum, kanaati size bırakmak amacıyla.
Demokratikleşme ve normalleşmede medya özgürlüklerinin merkezi rolüne dikkat çeken Füle, baskı unsurları olarak şunların altını çizdi:
Siyasi müdahaleler: Türkiye dahil, bölgede siyasi ve bürokratik iktidar odakları basını kontrol altına alma ve bu kontrolün alanını genişletme gayreti içerisindedir. Oysa, özgür bir toplumsal bilgi edinme ve tartışma alanı oluşması için iktidar ve meclisler temel ifade özgürlüklerini güvence altına almalıdırlar. Ayrıca, nefret söylemi ve toplum kesimlerini aşağılama alanlarında da aynı iktidar ve meclisler bu söylemi kriminalize eden yasaları geçirmelidirler.
Ticari ve mali baskılar: Bugün bölgede medya özgürlükleri medya sahiplerinin doğrudan veya siyaset bağları üzerinden dolaylı baskısı altındadır. Özel medya sektöründe yolsuzlukların önünün kesilmesi ve 'organize suç'un medya sahipliğine bulaşmasının engellenmesi için şeffaflığın sağlanması şarttır.
Fiziksel tehdit ve saldırılar: Bölgede gazeteciler fiziklsel şiddet ve öldürülme tehdidi altında çalışmaktadır. Mesleki faaliyetlerin güvence altına alınması, can güvenliğinin sağlanması bir ilkedir. Sonuç olarak, cuma günkü toplantıda konuşmalar ve kulis sohbetleri ardından şu noktaları eklemem gerekir:
AB ve uluslararası gazeteci örgütleri çevrelerinde, Türkiye'deki uzun tutukluluk süreleri ve tutuklamanın 'norm' haline gelmesiyle ilgili soğuk rüzgarlar esiyor.
Her kesim kendi meşrebine göre problemleri seçip ayıklayarak ortaya sunuyor, ama bunları akıllıca bütünleştiren ve ülkedeki demokratikleşmenin hayati önemini gözden kaçırmayan makul çevreler ise hükümetin 'kendi bindiği dalı neden kesmekte olduğunu' anlamada çok zorlanıyor
Yakında Ankara'ya bir dizi talebin dile getirileceği bir çağrı metni açıklanması bekleniyor. Bu çağrı metni, öyle anlaşılıyor ki, bir numaralı sorumlu olsa da sadece hükümete değil, genel olarak (özgürlükler konusunda samimi olmadığı Brüksel'de iyi okunan) meclise; soruşturma ve tutuklama şampiyonluğuna yönelen yargıya ve kendi çıkarlarını medyanın 'olmazsa olmaz'ı özgürlüklerinin önüne koyan medya patronlarına yönelik olacak.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA