Türkiye'nin en iyi haber sitesi

ATİLLA DORSAY

Kentsel dönüşüm, ama nasıl?

Kente estetik kaygılarla bakan bir yazar olarak, kentsel dönüşüme hep inandım, savundum. Hele İstanbul'un göbeğinde, diyelim ki Küçükarmutlu-Reşitpaşa semti gibi geniş bir alanın nasıl kötü yapıldığını görmek, bu inancımı pekiştirdi. Şimdiyse deprem korkusu belki 'hayırlara vesile oluyor', yapılarımızı sağlamlaştırarak insanlarımızın can güvenliği sağlama kaygısı öne çıkıyor. Ne iyi... Ama geçen gün Hürriyet'te 'Bu hukukla kentsel dönüşüm yapılamaz' yazısında duruma eğilen Ege Cansen çok önemli bir noktaya değiniyor. Ve kentsel dönüşüm projelerinin vatandaş tarafından daha çok arazi, daha geniş mülk edinmek, kısacası rant elde etmek olarak anlaşılmasını eleştiriyor. Sapına dek kapitalist olan, ama kapitalizmi hep bir sömürü alanı değil, topluma hizmet götüren bir ideoloji olarak yorumlayagelen değerli yazar, kentleşmenin ekonomik tarihini özetledikten sonra "Kentsel dönüşüm en çok insana, en çok faydayı sağlamayı amaçlayan makro bir projedir," diyor. Ve bunun bireylerce yanlış anlaşıldığını belirtiyor: "Kentsel alanlarda arsa sahibi olanların kentin yarattığı mekan rantlarını kendi ceplerine aktarmak amacıyla huysuzluk ve şirretlik etmesini, bizim yasalarımız ve hukuk sistemimiz himaye etmektedir." Ve de "Yıkılması gereken, dayanıksız binalardan önce ferdi menfaati, toplum yararından üstün gören zihnniyettir," diyor. Sevgili Cansen böylece sosyalist düşünceye oldukça yaklaşmış olmuyor mu? Ama şaka bir yana, tüm bu düşüncelere katıldığımı belirtmek istiyorum. Ve sorumluları halis bir kapitalistin bu akıllıca yaklaşımını irdelemeye davet ediyorum.

OPERA: ONLARDA VE BİZDE
Hıncal Uluç, AKM binası konusunda kültür bakanının sessizliğini yazınca hatırladım: Mannheim'ın koca ana meydanını çeviren tüm eski binalar, tiyatro veya opera binalarıydı. Zaten tüm Almanya'da, giderek tüm Avrupa'da savaştan sonra onarılan ilk binaların opera binaları olduğu, okul kitaplarına dek girmiş bir genel kültür bilgisi değil midir? Oysa Türkiye, bırakınız savaştan çıkmayı, ekonomik açıdan çok güçlü bir ülke. Deprem için tüm dünyadan gelen yardımları bile en azından hemen kabul etmedi, kendi gücüne inandı. Ve bunu da kanıtladı. İstanbul ise, sayfa sayfa gazete ilanlarının da yansıtttığı gibi, devasa bir şantiye. Peki nasıl oluyor da bu görkemli inşaat humması içinde sıra AKM'ye gelmiyor? Her yanı yıkık Berlin'de önce operanın onarılması, Alman uygarlığının bir simgesi olarak tarihe geçti. Peki, her yanı inşaat dolu İstanbul'un operasız bırakılması neyi simgeleyecek, tarihe nasıl geçecek dersiniz? Ya da neredeyse bitmiş olan, rahmetli Nejat Ezcacıbaşı'nın onca emek ve para harcadığı, vasiyeti olan Ayazağa Kültür Merkezi'nin kabası bitmiş olan inşaatını, armudun sapı, üzümün çöpü bahanelerle yıktıktan sonra olduğu gibi bırakmak, kültür politikasının hangi maddesiyle açıklanabiliyor? Biri çıksa da bizlere anlatsa...

HARİKA BİR KONSER: ELVIS COSTELLO
Daha önce de gelmiş. Ama ben kaçırmıştım. Bu kez dinlemek istedim. Ve TİM'in o güzel salonundaki kalabalığa karıştım. Elvis Costello 1954 doğumluydu. İngiliz şarkıcısı, 1970 sonlarından itibaren müzik sahnesinde yer almış, popun hemen her alanına eğilmişti. Bir yandan 'British rock'ın o büyük hareketi içindeydi, bir yandan da kendi besteleri ve şarkı sözleriyle tam bir ozan-şarkıcıydı. Aynı zamanda cazı ve rhythm and blues'u da seviyor, gitarda çok iddialı duruyor, 'cover' yapmaktan da çekinmiyordu: En ünlü şarkılarından She, Aznavour'un Tous Les Visages de l'Amour/Aşkın Tüm Yüzleri parçasının cover'ı değil miydi? Ve geçen akşam bizleri mutlu etti, sanki havalara uçurdu. Kızım Ece Dorsay'la aynı keyfi almamızı, iyi müziğin kuşakları birleştiren büyüsü kadar, Costello'nun sanatına da borçluyuz sanırım. Ve karşımızdaki hafiften Şarlo'yu hatırlatan, pembe fötr şapkasını başından çıkarmayan o küçük adam, tam bir enerji küpü çıktı. Üç gitar ve bir klavye arasında gidip gelen, sesi son derece kıvrak ve kavrayıcı, hâlâ en tiz notalara çıkabilen sanatçı, zaman zaman All or Nothing At All gibi caz standartları söylese de asıl özgün parçalarında bizi yürekten vurdu. Hele o eşi benzeri olmayan büyük aşk çığlığı: I Want You. Ve elbette She'den Alison'a, Red Shoes'tan Chelsea'ya kendi klasikleri. Teşekkürler Elvis, teşekkürler TİM.

İYİ BAYRAMLAR OLSUN
Şu zor günlerde bayram, yaralı ruhlarımıza ilaç gibi gelecek sanıyorum. Okurlarıma ve de tüm yurttaşlarımıza iyi bir bayram tatili diliyorum.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.