1975 Türkiye'si... Amerikan ambargosunun yarattığı ekonomik kriz yalnızca piyasaları değil, Yeşilçam'ın kalbini de sarsıyor. Televizyonun evlere girmesiyle seyirci salonlardan çekilmiş; yapımcı ile salon sahibi arasındaki güç dengesi tersine dönmüş durumda. Sinemacıların erotik komedi filmlerine sarıldığı yıllar... Yönetmen ve senarist Hasan Tolga Pulat, Parçalı Yılar isimli filmini bu atmosferde kuruyor ve hikâyesini bir sektör panoramasından çok bir karakter trajedisi olarak sunuyor seyirciye. Başrolde deneyimli oyuncu Yetkin Dikinciler var. Dikinciler'in canlandırdığı Aytekin, bir yandan Shakespeare'in Kral Lear'ına hazırlanan, öte yandan evine ekmek götürmekte zorlanan bir tiyatro oyuncusu.

Hasta eşi Asuman (Mine Çayıroğlu), siyasi olaylara karışan oğlu Mahir ve "artist olacağım diye tutturdun" diyerek onu küçümseyen babası arasında sıkışmış bir adam. Filmin henüz başlarında yapımcı Aslan ile salon sahibi arasındaki kriz, sektörün fotoğrafını net biçimde veriyor. Yapımcıyı canlandıran Levent Özdilek, çaresizliğin ve fırsatçılığın iç içe geçtiği bir profil çiziyor. "Son çektiğim filmden çok zarar ettim" diyor. Çare belli: Erotik aventür komediler. Hatta tutmayan filme birkaç açık sahne ekleyip afişini değiştirerek yeniden vizyona sokmak... Bu sebeple Aytekin'e başrol teklif ediyor. Ancak, Aytekin ilk tepkisi "Karım var, oğlum var, etraf ne der, yapamam." oluyor. O sırada hastanede iki haftadır yatan Asuman'ın akciğer kanseri olduğunu öğreniyoruz. Tedavi masrafları artıyor. Oğluna para gönderemiyor. Çaresiz bu teklifi kabul ediyor. Tacizci Bakkal Şevket rolüyle erotik sinema dünyasına adım atıyor. Bu film çok büyük ilgi görünce yapımcı Aslan, batmaktan kurtuluyor ve Aytekin'e film başına 15 bin liradan 4 filmlik bir teklif daha yapıyor. "Sansürden geçmiş işler. Senaryosuz değil, kaliteli yapacağım" diyor. Hatta karısına Almanya'da tedavi vaadiyle son kozunu oynuyor. Aytekin önce Tacizci Bakkal Şevket" rolünü gözlük ve kasketle, afişte görünmeden oynama pazarlığı yapıyor. Utanıyor. Başka bir kadına dokunamadığını söylüyor. Karşısında Alev Ateş (İlkin Tüfekçi) var; o da kendisi gibi mecburiyetten bu işi yaptığını söyleyerek rahatlatıyor Aytekin'i. "Benim de kızım var. Onun için yapıyorum. Evine ekmek götürüyorsun. Utanılacak bir şey yapmıyorsun" diyor.

YEŞİLÇAM ELEŞTİRİSİ
Film, erotik furyayı sansasyonel bir yerden değil, mecburiyet üzerinden okuyor. 1970'lerde yılda 200–300 erotik film çekildiği gerçeğini arka plana yerleştiren yapım, sansür kurulundan geçmek için çıkarılan sahneleri, yabancı filmlerden eklenen görüntüleri, salonlardaki değişen seyirci profilini de gösteriyor. Aytekin'in tiksintiyle baktığı o kalabalık, aslında dönemin ekonomik fotoğrafı. "Halk ekonomiyi düşünmesin, bize ve bu tür filmlere ihtiyaç var" diyen yapımcı karakteri, yalnızca 70'leri değil bugünü de işaret ediyor aslında. Bu noktada karaktere hayat veren deneyimli oyuncu Özdilek'in başarılı performansının altını da çizelim.
Asıl kırılma ise tiyatro cephesinde yaşanıyor. Aytekin'in bu tür filmlerde oynadığı duyulunca Kral Lear rolü elinden alınıyor. Yönetmenin sözleri ise tokat gibi: "Hiçbir parasızlık kamera karşısında soyunmayı gerektirmez. Şartlar korkaklar için bahanedir." Film burada yalnızca bireysel bir dram anlatmıyor; sanatın ahlakla, geçimle ve sınıfsal gerçeklikle ilişkisini de tartışmaya açıyor. Ancak dönemin modası sebebiyle Aytekin'in bu filmleri çok tutuyor. Sinemadaki kariyeri beklenmedik bir yıldızlığa dönüşüyor. Şöhret büyüyor. Röportaj teklifleri, afişler, hayran kazanmak adına yüzüğünü çıkarma imaları... Hepsi Yeşilçam dünyasına ayna tutuyor. Aytekin, her şeye rağmen "karım da karım" diyor. Hiç şöhretin büyüsüne kapılmıyor. Eşi Asuman'la yüzleşmesi ve eşinin "Ben de olsam aynısını yapardım." diyerek ona hak vermesi ise filmin ve dönemin özeti gibi...
Neticede Parçalı Yıllar, sistem ve dönem eleştirisini oyuncu perspektifinden anlatan, o dönemi nostaljik bir merak nesnesi olarak değil; ekonomik krizin, erkeklik krizinin ve sistem baskısının bir sonucu olarak ele alan, yer yer komik, eli yüzü düzgün bir film. Dikinciler ise her zamanki gibi güçlü oyunculuğuyla filmi başarıyla taşıyor.

CANLI YAYINDA ADALET ARAYIŞI
Tony Kiritsis, Indianapolis şehrinde ikamet ediyordu ve bir gayrimenkulün ipotek ödemelerinde gecikme yaşamıştı. Şubat 1977'nin başlarında, ipotek komisyoncusu Richard Hall ona ödeme için ek süre vermeyi reddetti. Mülkün değeri artmıştı ve yüksek karla satılabilirdi. Dolandırıldığına inanan Kiritsis, 8 Şubat 1977 Salı günü, Hall'ın ofisine giderek yanında getirdiği av tüfeğinin namlusunu Hall'ın kafasının arkasına telle bağladı. Telin bir ucu tetikte diğer ucu adamın boynundaydı. Bu "ölü adam hattı", bir polis memurunun Kiritsis'i vurması durumunda av tüfeğinin ateş alacağı ve Hall'ın kafasına isabet edeceği anlamına geliyordu. Hall kaçmaya çalışırsa da aynı şey olacaktı. Kiritsis, Hall'ın ofisinden polisi arayarak Hall'ı rehin aldığını söyledi. Hall'ı 63 saat boyunca rehin tuttu. Bu süre zarfında sık sık şehrin ünlü radyocusu Fred Heckman'ı aradı. Heckman, Kiritsis'in söylediklerini yayınladı. Sonunda, bir avukat Hall'ın Kiritsis'e kötü muamelede bulunduğunu ve ona 5 milyon dolar ödeyeceğini belirten bir belge imzaladığını söyledi. Belgede ayrıca Kiritsis'in yargılanmayacağı veya tutuklanmayacağı da belirtiliyordu. Kiritsis, canlı yayında televizyon kameraları önünde bir konuşma yaparak kendisini aklama telaşına girdi. Kiritsis, daha sonra Hall'ı serbest bıraktı. Olay sonlandı ama konu canlı yayında rehine krizi diye tarihe geçti. İşte bu olay sinema filmine konu oldu.

Can Dostum, Film ve Süt gibi filmleriyle tanınan usta yönetmen Gus Van Sant'ın, yönetmenliğini üstlendiği Kopma Noktası isimli film, bu olaydan hareketle bir adamın umutsuzlukla adaleti arama çabasının onu nasıl tehlikeli bir noktaya sürüklediğini anlatıyor. Senaryosu Austin Kolodney tarafından kaleme alınan filmde başrolleri Bill Skarsgård (Anthony G. Kiritsis), Dacre Montgomery (Richard 'Dick' Hall) ve Colman Domingo (Fred Temple) canlandırırken efsane aktör Al Pacino da Richard Hall'un babası rolüyle filmde kısa ama kilit bir rol oynuyor. Film, finansal dolandırıcılığın getirdiği yıkımı, medyanın rolünü ve insan psikolojisinin sınırlarını sert ve gerçekçi bir dille ele alarak, izleyiciyi 105 dakika boyunca koltuğuna çivileyecek bir gerilim deneyimi vaat ediyor. Gus Van Sant'ın minimalist ama derin yönetmenlik tarzı, bu kaotik olayın ardındaki insan dramını ve sistemin çöküşünü etkili bir şekilde yansıtıyor. Tipoloji olarak Kıvanç Tatlıtuğ'un, Organize İşler'de yarattığı karakteri andıran Skarsgard, Kiritsis'in gergin, öfkeli ve gelgitli umutsuz ruh halini başarıyla yansıtıyor. Film sonunda olayın gerçek görüntülerine de yer veriliyor.