Arabayla yolculuk etmeyi sevenlerdenim ben. Yollarda, bilmediğiniz hayatlardan geçerken durursunuz bir an; orada, o hayata, o insana, o kasabaya dokunursunuz.
Bu meraktan olsa gerek, hiç uyumam; fotoğraf makinesi gibi bütün görüntüleri, bütün yüzleri, her şeyi kaydederim.
İstanbul'dan önce İzmir'e, bir gün sonra da Bodrum'a uzanan yolculuk gayet keyifliydi ama arabanın içinde... Dışarı adımınızı attığınız anda yakıcı, kavurucu bir sıcak... İnsana nefes aldırmıyor.
Ama baştan başlamak gerekirse...
İstanbul'dan Yalova'ya geçmek için bindiğiniz arabalı vapurda, canınız bir şeyler yemek ya da içmek mi istiyor; sanırım 'yaz sezonu, nasıl olsa gider' diyerek arabalının üst salonunda havasızlıktan ölmüş yiyecekleri bir güzel satıyorlar.
KÖFTECİ RAMİZ'DE MOLA
Sonra iniyorsunuz, yola koyuluyorsunuz.
Karnınız da acıkmış oluyor. O zaman Akhisar'da, meşhur Köfteci Ramiz'de ilk molayı vermek gerek. Ramiz, bu yolun üzerinde en iyisi. Ama sıcağın verdiği rehavetten mi, nedendir bilinmez, ortalık leş gibi. Salataların üzerinde sinekler uçuşuyor.
Tuvaletler berbat.
Yeniden yola koyuluyoruz.
Biz diyoruz ki; şöyle bir ağaç altı bir yerde dursak, orada bir çay-kahve içsek... Nerdeee...
Geçen yıl Efes'teki bir çöp şişçide durduğumuzda gördüğümüz manzaraya inanamamıştım.
Bulaşık suları bahçeye akıyordu.
Bu sefer çöp şişçileri es geçerek daha iddialı (!) bir yer aradık.
Milas'a gelmeden deniz tarafında bir çardak gördük; "Aman şahane, duralım" dedik. Ama o ne koku öyle... Durulacak gibi değil.
Sahil sırf yosun olmuş.
Ve gelelim Bodrum'a...
Yalıkavak'ın muhteşem koylarından birinde, küçük bir otelde kalıyoruz. Odamızdan 10 metre sonra deniz... Kalabalık değil. Gürültü yok. Fakat eleman da yok.
BİR BARDAK ÇAY UĞRUNA
Öğle yemeğinin siparişini kahvaltıdan bir saat sonra vermeniz gerek. Yo, abartmıyorum; durum aynen böyle...
Bodrum'un bir aylık doluluğuna bel bağlayan işletmeci, anlaşılan fazla genişlemeyi uygun bulmuyor.
Siz de o enfes denizden çıktıktan sonra bir bardak çay içmek için yaklaşık bir saat bekliyorsunuz.
Olsun! Nasıl olsa oteli baştan ödemiş oluyorsunuz. Onlar da sizin kaçıp gitmeyeceğinizi çok ama çok iyi biliyorlar.
Tatilin beşinci gününde bendeki durum bu... Sürekli etrafta bir görevli bulma telaşında geçiyor günler!
Şaka bir yana...
Başından beri anlatmaya çalıştığım şu: Bizde yol-yolculuk mekanları-restoranları yok.
İstanbul'da rekabet olduğu için herkes tek ayak üstünde ama Anadolu yolları, sahil şeridi olunca "Yersen!" diyor herkes...
En pahalı otele, tatil köyüne de gitseniz, size servis yapacak ateş gibi bir eleman maalesef yok. Çünkü mevsimsel olarak işe aldıkları elemanları, haftanın yedi günü çalıştırıyor işletmeler.
Adam da ne yapsın; ya sizi duyamıyor ya da duymamazlığa vuruyor.
Oysa Türkiye turizm ülkesi.
Ve dikkat ederseniz, son dönemlerde Ortadoğu ve Avrupa'nın turist potansiyeli bize kayıyor ama dedim ya, kimse uzun vadeli düşünmüyor, her şey mevsimsel...