Bazı durumlarda 'kalmak', öylece kalakalmak ürkütür beni.
Mesela ayakkabısız kalmak!
Ara ara rüyamda görürüm; olayın en heyecanlı yerinde bir bakarım ki ayakkabılarım yok.
Çıplak ayak kalmışım. İliklerime kadar tırsarım.
Rüya dışında bir kere de hastanenin yoğun bakımında başıma gelmişti ayakkabısızlık.
Gözümü açıp etrafa bakmış, ayakkabılarımı göremeyince hüngür hüngür ağlamıştım.
Sanki o yataktan hiç çıkamayacakmışım, oraya kilitlenmişim, mühürlenmişim gibi.
Gelip alan olmayacakmış gibi...
Salı akşamı başka bir 'kalmak' geldi başıma. Nişantaşı'nda bir pasajın altındaki barda eğlenirken, gece sonunda bir baktım ki montum yok. Sekiz kişiyiz; herkesin montu, beresi, eldivenine kadar var, benim yılların eşlikçisi, ısıtıcısı, 'kim ne yapsın' kıvamındaki gösterişsiz, boynu bükük deri montum yok.
EKSİKLİĞİN DİBİ...
Hava da buz gibi. Mahallede olduğumuzdan eve yürümem gerek.
Sırtımda incecik mavi bir gömlek.
Eksikliğin dibine vurdum gece gece. Zaten soğukta hep eksideyim, anlaşamıyorum kendisiyle; rüzgarıyla, fırtınasıyla, kabanıyla, çamuruyla...
Bir de çıplak kaldım.
Kumarda tüm parasını kaybetmiş adam misali.
Söz verilmiş de durulmamış, fena halde ekilmiş misali.
Başkasına tercih edilmişim, karda kışta çorbasız kalmışım, ıslak saçla sokaklara atılmışım hissiyatında savrularak.
Giysilerimizin bize güven verdiğini biliyordum ama bu kadarı fazlaymış. Bir de çıplaklıktan, eşyasızlıktan, bağımsızlıktan, özgürlükten, maddesizlikten söz ediyoruz. Altı üstü belime kadar incecik bir siyah deri mont.
Yaptığından kork.