Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Nefret suçlarını cezalandıran ve bireylere yönelik İslâmofobi kaynaklı tecavüzlerin önlenmesine çalışan bir Türkiye önemli bir dönüşümün gerçekleştirilmesi ve ciddî bir uzlaşmanın sağlanmasına katkıda bulunabilir

2005-2006 yıllarında Jyllands-Posten gazetesinin yayınladığı karikatürlerle başlayan tartışma sonrasında YouTube'a geçtiğimiz günlerde konulan "Müslümanların Masumiyeti" adlı filmin doğurduğu tepkiler, Türkiye'de iki temel yönelime neden oldu. Bunlardan birincisi uzun yıllardır eksikliği hissedilen "nefret suçları" düzenlemesiyle "dinler"in de korunmasının sağlanması, ikincisi ise aynı amaçla uluslararası hukukî yaptırımlar ihdâsına çalışılmasıdır.
Ülkemizde fütursuzca işlenen nefret suçlarıyla ilgili bir düzenleme yapılmasına karar verilmiş olması sevindiricidir. Söz konusu suçlar genellikle "azınlık" sınıflamasındaki grupların üyelerini hedef almakla birlikte, bu düzenleme doğal olarak Müslümanlara yönelik nefret suçlarını da kapsayacaktır. Ancak bununla "dinî değerleri koruma" amacının da hedeflenmesinin, ifade özgürlüğü alanında ciddî sıkıntılar doğurabileceği gözden uzak tutulmamalıdır.
Benzer şekilde İslâmofobinin Müslüman bireylere yönelik tehdit oluşturmasıyla mücadele edilmesi, onun antisemitizm ve yabancı düşmanlığı (xenofobia) benzeri bir hoşgörüsüzlük türü olarak kavramsallaştırılmasına çalışılması anlamlıdır.
Ama bunun "dinin korunması" zemininde yapılması ve bir uluslararası "dinlerin korunması" projesine dönüştürülmesi onun başarı şansını fazlasıyla azaltacaktır.
Buna karşılık içeride nefret suçlarına odaklanan, uluslararası arenada ise dinin eleştirilmesinin önlenmesini değil, Müslüman bireyleri hedef alan İslâmofobiyle mücadele edilmesine çalışan bir Türkiye, hem insan hakları karnesini düzeltecek, hem de Batı ve Müslüman dünyaları arasındaki ifade özgürlüğü - dinî değerlerin koruması ikileminin halline katkıda bulunacaktır.

Batı'daki tartışma

Salman Rüşdi krizi sonrasında başlayan "din eleştirisi" sınırları tartışmasında Batı'da yaygın kabûl gören görüş, "inancın" birey benzeri haklara sahip olması ve korunmasının mümkün olmadığı oldu. Bu yaklaşım, vicdan özgürlüğünün kişinin dilediği inancı serbestçe seçmesi ve ibadetini herhangi bir engellemeyle karşılaşmadan yapmasıyla sınırlı bulunduğunu, dinlerin korunmasının bunun kapsamına girmesinin söz konusu olamayacağını, böylesi bir tedbirin ifade özgürlüğünü zedeleyeceğini ileri sürüyordu.
Bu tartışma zikredilen karikatür krizi sonrasında ivme kazandı ve Ronald Dworkin konuya ifade özgürlüğünden taviz verilmemesi çerçevesinde yaklaşan bir yazı kaleme aldı. The Right to Ridicule (Alay Etme Hakkı) başlıklı bu yazıda Dworkin, Amerikan ve İngiliz basınının karikatürleri yayınlamama kararını "akıllıca" bulmakla beraber, bunun ifade özgürlüğü zararına yapılmasına karşı çıkılması gerektiğini savundu.
Kendisine göre "bir demokraside ne kadar güçlü ya da zayıf olursa olsun hiçbir kimse aşağılanmamak ya da duygularının incitilmemesi hakkına sahip" değildi. Bu, kaçınılmaz olarak, ifade özgürlüğünün sınırlanması neticesini doğururdu. Dworkin dinî inançların kişiliğin belirleyici bir parçası olmasının onlara bu konuda bir ayrıcalık tanınmasını gerekli kılmadığını savunarak, ne kadar anlamsız olursa olsun, dinlere yönelik eleştiri ve alaya almanın yasaklanamayacağını ileri sürmüştü. Böylesi yaklaşım ve yargılar "eleştirilmeli" ancak yasaklanmamalıydı.
Dworkin'in negatif özgürlüğün sınırlarını genişleten yorumu başta hukuk felsefecisi Jeremy Waldron olmak üzere pek çok düşünür tarafından şiddetli eleştirilere maruz bırakılmasına karşılık Batı dünyasındaki uygulamaların düşünsel arka planını oluşturdu. Örneğin 2006'da Yeni Zelanda'da CanWest televizyon şirketi tarafından yayına hazırlanan "Bloody Mary" adlı mizah programında bir Hz. Meryem heykelinin Papa ile bir kardinal üzerine âdet kanı püskürtmesi sahnesinin yer alması ülkedeki Katolik kilise teşkilâtını ayağa kaldırdı.
Kilise bunun sadece Katoliklerin değil diğer Hıristiyanlar ve Müslümanların da değerlerine saldırı mahiyetini taşıdığı ve onların duygularını da incittiğini savunarak Yayıncılık Standardları Kurumu'na şikâyette bulundu. Bu kurumun programın herhangi bir ihlâlde bulunmadığı yorumu üzerine kilisenin başvurduğu yüksek mahkeme de "dinî duyguların korunmasının yasal bir hak olmadığı" ve din eleştirisinin ancak "dinî vecibelerin yerine getirilmesine mani olması" durumunda engellenebileceğini kararlaştırdı.

TCK 216 yetersiz mi?

Türk Ceza Kanunu'nun 216.
Maddesi'nin üçüncü fıkrası "Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan kişi[nin], fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası"na çarptırılacağı hükmünü âmirdir.
Dinî değerlere bu maddenin ötesinde getirilecek koruma, bir anlamda, 1926'da yürürlüğe konulan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun kabûlü ile ilga olunan "fazâhat-ı lisaniye" suçunun, niteliği muğlâklaştırılarak ve kapsamı genişletilerek, ihdâsı anlamına gelir. Bunun ise uzun yıllar yürürlükte kaldıktan sonra 2008'de yürürlükten kaldırılan küfr ve küfr yayıcı neşriyat (blasphemy and blasphemous libel) ile ilgili İngiliz common law düzenlemesinin neden olduğuna benzer sıkıntılara yol açacağı şüphesizdir.
Temel sorunu ifade özgürlüğüne getirdikleri sınırlama olan bu tür kanunların yarattığı diğer bir sıkıntı da "küfr"ün toplumdaki egemen inancın görüşü çerçevesinde yorumlanmasıdır. Bu İngiltere'de (yüksek mahkeme Salman Rüşdi'nin kitabıyla "küfr" suçu işlediği gerekçesiyle yapılan başvuruyu, yasanın sadece Hıristiyanlığı koruduğu gerekçesiyle reddetmişti) ya da Ziya ül-Hak tarafından ceza kanununa ilgili bir madde eklenen Pakistan'da olduğu gibi doğrudan belirtilmeyerek tüm "dinler"in korunması kararlaştırılsa bile uygulamada egemen din görüşünün etkili olacağı kuşkusuzdur. Bunun ne tür sorunlara yol açacağı ise ortadadır.

Uluslararası alan

Uluslararası alanda da, İslâm İşbirliği Teşkilâtı ve Pakistan öncülüğünde gerçekleştirilen "dinlerin korunması" amaçlı girişimlerle, kabul edilen komite ve genel kurul kararlarına karşın, Batılı devletlerin buna ifade özgürlüğü çerçevesinde karşı çıkmaları nedeniyle fazla yol alınamamıştır.
Buna karşılık Birleşmiş Milletler'in 16/18 sayılı din ve inanç kaynaklı hoşgörüsüzlük ve ayrımcılıkla mücadele kararı ile İnsan Hakları Komitesi'nin 34 numaralı genel yorumu (2011) ve başlatılan İstanbul süreci, dinlerin değil mensuplarının korunmasını amaçlayan tedbirler üzerinde global ölçekli bir uzlaşmanın sağlanabileceğini ortaya koymuştur.
Nefret suçlarını cezalandıran ve bireylere yönelik İslâmofobi kaynaklı tecavüzlerin ifade özgürlüğünden taviz verilmeden önlenmesine katkıda bulunan bir Türkiye'nin iki sınıf birden atlayacağı şüphesizdir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN