Türkiye'nin en iyi haber sitesi
M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

Cumhurbaşkanı adayları neyi sembolize ediyor?

Önümüzdeki günlerde yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için yarışan adaylar, pek çok hususun yanı sıra, Türkiye'nin demokratikleşme ve normalleşme alanında katettiği yolu da ortaya koymaktadır.
Söz konusu seçime değişik partiler tarafından aday gösterilen üç kişiliğin sembolize ettikleri dönüşüm, onların söylemlerinin ötesinde önem taşımaktadır.

Siyasal alan

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı adaylığı "siyaset"in, vesayet düzeninin uzun yıllar "siyaset dışı" kılmak için elinden gelen tüm çabayı ortaya koyduğu bir "makam"ın ait olduğu alana geri döndürülmesi çabasındaki son noktayı temsil etmektedir.
1960 darbesi sonrasında özerk kurumlar ve jüristokratik eğilimleri güçlü yargı ile "siyaset"in alanını daraltmaya çalışan bürokratik vesayetçilik, cumhurbaşkanlığını da oluşturduğu "siyaset karşıtı" cephenin önemli unsurlarından birisi olarak görmüştür.
Bu nedenle de cumhurbaşkanının "siyaset dışı," bürokratik vesayetin temsilcisi olması geleneği inşa edilmiş, "siyaset"in Çankaya'ya "sızma" girişimleri ise Profesör Ali Fuat Başgil'in adaylığı örneğinde görüldüğü gibi gereğinde zor kullanılarak önlenmiştir.
1980 darbesi "siyasete kapalı kalması gereken" cumhurbaşkanlığını kapsamlı yetkilerle donatarak onu vesayetin merkez üssü haline getirmiştir.
Turgut Özal'ın 1989'da siyaset adına cumhurbaşkanlığına talip olması sonrasında yoğunluk kazanan "Çankaya muharebeleri"nde kurum vesayet ve siyaset arasında el değiştirmiştir.
Bu açıdan değerlendirildiğinde Erdoğan'ın halk tarafından seçilecek cumhurbaşkanlığına "siyaset" adına talip olması ve bu "makam"ın "siyasetin doğal alanı" içinde olduğunu vurgulaması simgesel ehemmiyeti haizdir.
Bu, bir anlamda, "siyaset"in Turgut Özal ile başlayan, Abdullah Gül'ün seçimi ile en büyük başarısını kazanan mücadelesinin son halkasıdır.
Siyasetin doğal alanına sahip çıkması, cumhurbaşkanlığının "siyaset dışı" tutulması benzeri bir anormalliğin düzeltilmesi, şüphesiz Türkiye'nin normalleşme ve demokratikleşmesine önemli katkı sağlayacaktır.

Dindarlıkla barış
İslâm İşbirliği Teşkilâtı eski genel sekreteri Profesör Ekmeleddin İhsanoğlu'nun CHP ve MHP'nin başını çektiği siyasal partiler tarafından aday gösterilmesinin sembolik önemi ortadadır.
Bu karar, Profesör Şemsettin Günaltay'ın 1949'da başbakanlığa getirilmesi istisnâ edilirse, CHP'nin "dindarlık" ile barışma gayretinin en belirgin girişimidir. Din- bilim çatışması temelli tekil modernlik savunuculuğu yapan, "solculuk"u "din karşıtlığı" üzerinden kavramsallaştıran CHP, değişik dönemlerde bu alandaki siyasetini esnetmekle birlikte, "dindarlık" ile sürdürülen kavganın temel aktörü olmuştur.
Parti, 28 Şubat Süreci ve sonrasında türban savaşlarının yasakçılığı savunan tarafı olmuş, Debray'den uyarlanan "yeni cumhuriyetçilik" yaklaşımı çerçevesinde, laiklik müdafaası gerekçesiyle toplumsal gelişmenin önünde temel engel olduğunu varsaydığı dindarlıkla kıyasıya savaşmıştır.
Bunun da ötesinde CHP'nin "din"i kendi modernlik yaklaşımı çerçevesinde "reform"a tabi tutma, "laiklik"i bunu sağlayacak bir araç olarak kullanma yaklaşımı söz konusu çatışmayı daha da derinleştirmiştir. Türkiye'nin ikinci büyük siyasal örgütlenmesinin "dindarlık" ile böylesi bir ilişkiyi benimsemesi toplumsal alanda önemli sorunlar yaratmıştır.
Dini kendi modernlik anlayışına göre yorumlayarak topluma dayatmaktan vazgeçen, laiklik savunusu üzerinden "ikna odaları" benzeri araçlar kullanarak dindarlıkla savaşmayan, bunun yerine fazlasıyla ihmal ettiği "gerçek anlamda sosyal demokrasi"ye yönelen bir CHP, Türkiye'nin normalleşmesine önemli katkıda bulunacaktır.
Dolayısıyla Profesör İhsanoğlu'nun diğer partilerle beraberce aday gösterilmesi CHP'nin "laikliği, dindarlıkla savaşmadan sahiplenen" bir çizgiye kaymasını sembolize etmektedir. Bu ise doğal olarak bir "aday gösterme" eyleminin ötesinde önemi haizdir.

"Kendi" olabilme
Halkların Demokratik Partisi Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın adaylığı da şüphesiz en az yukarıda zikrettiklerimiz kadar kapsamlı bir dönüşümü temsil etmektedir. Ulus- devlet oluşumu sürecinde toplumun tüm üyelerini tektipleştirerek yeni bir "ethnos" yaratmayı amaçlayan resmî ideoloji "kamusal alan"ı kendi "vatandaş"lık tanımına uymayanlara kapatmıştır.
Resmî ideolojinin bunu yaparken esnek bir tutum benimseyerek kamusal alan kapılarını yeni "ethnos"un tektipleştirilmiş üyesi olmayı kabul edenlere açtığı doğrudur. Ancak bu kapılardan geçişler "kendi olmaktan vazgeçmek" şartına bağlanmıştır. Bunu yapabilenlerin önünde her türlü makam açık bulunmuştur.
Buna karşılık aynı makamlara "kendisi" olarak, "değişmeden" girmek isteyenler sadece kapıdan çevrilmemiş, "ethnos"a ihanetle suçlanarak cezalandırılmışlardır. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığına "ethnos"un "baba"sı değil "Türkiye demos"unun karar vericilerinden biri olmak amacıyla ve "kendisi" olarak, "kendi kimliğiyle" talip olan Demirtaş'ın adaylığı son derece büyük bir dönüşümü ortaya koymaktadır.
Bu adaylık bunun yanı sıra Kürt vatandaşlarımızın "Türkiye" projesini sahiplenerek onun bir "demos" yaratılması girişimine dönüştürülmesi çabalarını desteklemelerinin, farklıların, demokratik yollarla ulaşılacak birliğinden oluşacak bir "biz" yaratılması çabasına katılma arzularının da kanıtıdır.

Sembolik önem
Üç cumhurbaşkanı adayı, sembolik düzeyde siyasetin kendi alanına sahip çıkması, onun temel kutuplarından birisinin "dindarlıkla" çatışarak tekil modernlik anlayışını topluma dayatma yaklaşımından vazgeçmesi ve tektipleşmeyi reddederek farklılığına saygı gösterilmesini isteyen geniş bir kesimin "Türkiye demos"unda "kendi" olarak varolma projesini içselleştirmesini temsil etmektedir.
Bu açıdan bakıldığında söz konusu üç "adaylık"ın temsil ettiği dönüşüm, yarışın kendisi ve onu kimin kazanacağından daha önemlidir.
Siyasetin kendi alanına sahip çıktığı, CHP'nin "dindarlıkla" savaşmayı terkettiği, Kürt vatandaşlarımızın "Türkiye demos"u projesini içselleştirdiği bir Türkiye, toplumsal barışın güçlendiği, demokrasisine sınıf atlatmış bir ülke olacaktır.
Cumhurbaşkanlığı namzetlerinin "adaylıkları" ile sembolize ettikleri bu tasavvur aynı zamanda Türkiye'nin toplumsal barış ve demokratikleşme alanlarında aldığı yolu da ortaya koymaktadır.
Çankaya'nın "siyaset"i engellemeye çalışan bürokratlara ait "dokunulmaz ve sızılamayacak" bir alan olduğu, "ikna odaları"nın dindarları "modernleştirecek" araçlar olarak kullanıldığı, Kürt vatandaşların kimliklerinin, varlıklarının inkâr edildiği günler toplumdaki bireylerin büyük çoğunluğu tarafından hatırlanmaktadır.
Türkiye'nin yeni, demokratik bir "demos" yaratma alanında katetmesi gerekli uzun bir mesafe olduğu ortadadır. Ancak yakın geçmişin koşulları düşünüldüğünde aldığımız yol ve geldiğimiz noktayı da küçümsemememiz gerekmektedir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA