ABD'de ticaret politikası artık sadece ekonomik bir tercih değil; anayasal yetki tartışmasının, bütçe dengelerinin ve küresel güç rekabetinin merkezine yerleşmiş durumda. 2025'te Donald Trump'ın başlattığı agresif gümrük tarifeleri dalgası, bugün yalnızca Çin'i ya da Avrupa'yı değil, Amerikan iç hukuk düzenini de sarsıyor ve Trump yönetimi ile ABD Kongresi arasındaki gerilimi de arttırıyor. Trump'ın derdi, hem ticaret ve tarife savaşları ile, ABD aleyhine ciddi miktarlarda dış ticaret fazlası veren ülkeleri ABD'den daha fazla ithalat yapmaya ikna etmek, hem de toplamda dev boyutlardaki ABD'nin dış ticaret açığını kapatmaktı. Hedef, ABD'nin dış ticaret açığını önümüzdeki 5 yılda yarı yarıya azaltmak. Ayrıca, on yıllık dönemde ABD federal bütçesinde ithalat vergisinden gelecek ek 2 trilyon dolarlık gelir de hayli kıymetliydi.
Trump yönetimi, ticaret açığını kapatma ve Amerikan üreticisini koruma gerekçesiyle geniş kapsamlı tarifeleri yürürlüğe koyarken, dayanağını 1977 tarihli 'ulusal acil durum' (International Emergency Economic Powers Act (IEEPA)) yetkilerine bağlamıştı. Ancak ABD Anayasası açıkça ifade ediyor ki; vergi ve gümrük koyma yetkisi sadece Kongre'ye ait. Dolayısı ile, Başkan Trump'ın bu alanı tek taraflı biçimde genişletmesi, kısa sürede hukuki itirazların ve siyasi tartışmaların odağı haline geldi. Nitekim, Federal Yüksek Mahkeme'nin devreye girmesiyle tablo değişmiş durumda. Mahkeme, yürütmenin kullandığı acil durum yetkisinin bu ölçekte ve kalıcı bir tarife rejimi kurmaya elverişli olmadığına karar verdi.
Bu karar, yalnızca bir ticaret düzenlemesini değil; yürütme ile yasama arasındaki güç sınırlarını da yeniden gündeme taşımış durumda. Üstelik, mesele bununla da sınırlı değil. Çünkü iptal edilen ve bugün itibariyle yürürlükten kalkmış olan tarifeler nedeniyle, son 9 aydır milyarlarca dolarlık vergi tahsil edildi. Şimdi Amerikan şirketleri fazla ödediklerini düşündükleri gümrük vergilerinin iadesi için hukuki süreç başlatmaya hazırlanmaktalar. Konuşulan rakamlar 131 milyar dolar ile 178 milyar dolar arasında değişiyor. Bu sadece ticari değil, aynı zamanda Trump yönetimi açısından bütçesel bir deprem anlamına da gelmekte. Trump ise, vergi geliri kaybının bir bölümün telafi etmek adına, geri adım atmak yerine farklı bir yasal zemine dayanarak, önce tüm ülkelere küresel ölçekte yüzde 10, ardından yüzde 15 oranında genel tarife uygulanacağını duyurdu.
Bu hamle, Trump yönetiminin ticaret politikasını bir pazarlık silahı olarak kullanma iradesini sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak Kongre'deki itirazlar ve yeni davalar, belirsizliği daha da derinleştirebilir. Ortaya çıkan tablonun artık klasik bir 'ticaret savaşı' olmadığının herkes farkında. Çünkü 'savaş'ta cepheler nettir. Oysa bugün belirsiz olan şey, tarifelerin oranından çok, bu oranları belirleme yetkisinin kimde olduğu meselesi. Başkan mı? Kongre mi? Yoksa son sözü söyleyen mahkeme mi? Küresel sistem açısından da tablo bir hayli çarpıcı. ABD'nin ticaret politikasındaki öngörülemezlik, yükselen orta güç ekonomilere manevra alanı açmakta. Çin, Hindistan, Brezilya ve Güneydoğu Asya ülkeleri alternatif ticaret ağlarını hızlandırırken, Avrupa temkinli bir denge politikası izliyor.
Küresel ticaret mimarisi askeri değil, hukuki alanda ve jeoekonomik cephelerde yeniden şekilleniyor. Tarifeler artık sadece gümrük kapılarında değil; anayasal sınırlar içinde, bütçe dengelerinde ve küresel güven krizinin merkezinde tartışılmakta. Trump'ın 2025'te tetiklediği 'Tarife Savaşları', bugün ABD ile yükselen orta güç ekonomiler arasında bir 'Tarife Kargaşası'na evrilmiş gözüküyor. Bu, yalnızca bir ticaret gerilimi değil; jeoekonominin hukuku zorladığı, yürütme yetkisinin sınırlarının yeniden çizildiği ve küresel sistemin serbest ticaret retoriğinden korumacı pazarlık düzenine doğru kaydığı yeni bir dönemin ilanı anlamına da geliyor.