Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Babasının bir arkadaşından para almak maksadıyla 'e gelen genç adam istasyonda metro haritasına bakan genç bir hanım görür.
"Çok hoştu. Yanaşıp 'merhaba, buranın yabancısıyım, Türküm; Opera Meydanı'na nasıl giderim' diye sordum. Tesadüfe bakın ki genç kız da onun gibi maceraperest bir yabancıdır. Arkadaş olurlar. Babasının arkadaşıyla görüştüğü sırada kız onu dışarıda bekler. Sonrasında gezip dolaşırlar.
Kız İngiliz dili-edebiyatı tahsili görmüş, pratik yapmak için İngiltere'ye gitmek istiyor. "Birlikte gidelim" der kahramanımıza. "Hadi gidelim" diye cevap verir o da.
Atlarlar trene, fırtınalı bir yolculuktan sonra ver elini . Bu sırada babasının arkadaşının verdiği sekiz yüz frank suyunu çekmiştir. Yolsuz kalmak üzeredir, öte yandan 'kadına para ödetmeyi' de gururuna yedirememektedir. "Buradan karşı kıyıya geçmem" diyor çaresiz.
Kız gidiyor, o 'da kalıyor. Karnını doyurmak için doklarda çalışmaya başlıyor. Üçüncü gün omurunu sakatlıyor. Parası olmadığı için uyuşturmadan tedavi ediyorlar kendisini. Şansı yaver gidiyor ve sakat kalmıyor. Bedenen çalışması yasaklandığı için mecburen Paris'e dönüyor.

***

Kahramanımız bu kez Almanya'da bir fabrikada çalışmaktadır. Kaldığı öğrenci yurdunda Fransa'da bağ bozumunda çalışmak üzere mevsimlik işçi arandığına dair bir ilan görür. Müracaat eder ve Fransa'ya gider. 'Dehşet yalnızlık' içindedir. Orada bir kıza rastlar.
"Tavrı, duruşu, hal ile hareketleri hoşuma gitti. Ona yanaşıp bir yerden kopardığım kır çiçeğini uzattım. Bütün bildiklerimi kafamda toparlayıp şiirsi bir cümle kurup sundum."
Kız o yıl liseden mezun olmuş, üniversiteye kaydını yaptırmış tıp okuyacaktır. Bağa çalışmaya gelmiştir. Bir süre sonra delikanlıyı ailesiyle tanıştırır. Ailenin Nantes'de bir evi vardır. "Burada kalırız, ben çalışırım, sen okursun" der ama kahramanımız hürriyetine düşkündür; 'ertesi yıl döneceğim' vaadiyle kızı kandırıp önce Almanya'ya oradan da memleketine döner.
Bir süre çeşitli işlerde çalıştıktan sonra yine işsiz kalır. Bu sırada kızla mektuplaşmaktadır. Kız üzgündür.
Bir yaz günü Laleli'den geçerken İran'a giden bir otobüs görür. Bilet alır. Maksadı İran üzerinden Pakistan, Afganistan ve Hindistan'a gitmek, doğuyu keşfetmektir. Afganistan'da ölümün kıyısından döner ve hayata bakışı değişir. İstanbul'a döndüğünde kızdan gelen sitemkar mektupları bulur. Sevgilisi ondan vazgeçmemiştir. Zaten kısa bir süre sonra tası tarağı toplayıp İstanbul'a gelir. Evlenirler, yarım asra yaklaşan çileli fakat mesut bir hayat sürerler.

***

Yukarıda kısaca anlattığımız iki hadisenin de kahramanı 'dır. Bu iki hikaye Duralı'nın sinematografik hayatında yalnızca iki safhadır. Kalan safhaları tarafından yayımlanan Öyle Geçer ki Zaman kitabında bulabilirsiniz.
Memleketimizde bir felsefe hocasının meşhur olma ihtimali pek azdır. Bunun istisnalarından biri Teoman Duralı'dır.
Öğrencilik yıllarımızda arkadaşlarımızdan duyardık:
"Amfiye girdik; kürsüde bize arkasını dönmüş, kollarını orkestra şefi gibi yukarı kaldırmış bir adam... Birden bize döndü ve bağırarak ders anlatmaya başladı."
"Bizim felsefe hocası galiba altı, yedi yabancı dil biliyor. Almanca, İngilizce, Fransızca, Arapça kesin. Bilmediği dillerin gramer kurallarını da vapurda karşıdan karşıya geçene kadar öğrenebilir. Değişik bir insan!"
"Teoman hoca geçen gün derse motorcu montuyla geldi. Motoru var mı bilmiyorum, orası muamma ama mont yakışmıştı."
Öğrencileri Teoman Hoca efsanesini işte böyle yürüttüler. Hayranlık uyandıran bir müktesebata ve şahsi karizmaya sahipti. Acayip bulunan ve sevilen bir şahsiyet olarak şöhreti ders verdiği üniversitenin hudutlarını aştı. Şimdilerde bir de televizyonda felsefe dersleri vermeye başladı, takipçilerinin sayısı iyice arttı.

***

Kitabı okuduğumuzda görüyoruz ki sinematografik bir hayatı olmuş Teoman Duralı'nın. "Hayatımı anlatsam roman olur, film olur" denilen hayatlardan. Hatta bir değil birçok film çıkar. Birkaç sayfada özetlenen kimi olaylar Knut Hamsun'un Açlık ve Panait Istrati'nin Hayat Yollarında kitapları kadar etkileyici.
İnsanın yüzü ve sözleri kimi zaman bir ağacın iç içe geçmiş halkaları gibidir; o kişinin serencamı hakkında bilgi verir. Haylaz, yaramaz, ele avuca sığmaz bir çocuktur Duralı. İlk gençliğinde kah mavi kah beyaz yakalı olarak çıkar karşımıza. Kibar çevrelerinden batakhanelere, hastanelerden üniversite koridorlarına sürüklenir. Kendi ifadesiyle 'yakalanana' kadar gönlünün götürdüğü yere gider. Coğrafyayı, tabiatı, insanı ve Allah'ı keşfeder.
Kimi yazarlar "Dehamı hayatıma harcadım, eserlerime yalnız istidadım kaldı" diyerek böbürlenir ya da hayıflanırlar. Kanaatimce Teoman Duralı dehasını hayatına borçludur, bunu zaten kendisi de kabul eder.

***

Cemiyet hayatında yeri olan insanların hatıraları özenle kaydedilip gelecek nesillere aktarılmalıdır. Bu kişiler anılarını yazamayacak kadar tembel ise ya da anılarını yazmak istemiyorlarsa bu iş onları tanıyan başkaları tarafından yapılmalıdır.
Bu zaviyeden bakınca Turkuvaz Kitap tarafından başlatılan sözlü tarih serisi son derece anlamlı. Mehmet Barlas'la Göksan Göktaş, Yavuz Donat'la Şebnem Bursalı konuşup bu mülakatları kitaplaştırmıştı. Teoman Duralı ile Ali Değermenci konuşmuş ve gerçekten güzel bir eser ortaya çıkarmış.
Elbette insan hafızası nisyan ile malüldür. Unutulan ya da yanlış hatırlanan şeyler olabilir. Ezanın Arapça aslından okunmasının ne zaman serbest bırakıldığını Teoman Hoca'nın birkaç ay farklı hatırlaması gibi. Ama bu kitapların satır aralarında yer alan gözlemler, tanıklıklar, tanışıklıklar araştırmacılar için hazine değerindedir. Kimi zaman bu kitaplarda geçen bir cümle ya da paragraf tarihi bir meselenin zihninizde aydınlanmasını sağlayabilir.
Teoman Duralı Kitabı edebiyatçılarımız ve sinemacılarımız için de kaynak niteliğindedir. Birkaç sayfada anlatılan kısa hikayeler deşilerek fevkalade eserler ortaya çıkarılabilir.

***

Yahya Kemal için 'eve dönen adam' tabiri kullanılır. Teoman Duralı'ya baktığımızda mütemadiyen evden kaçan ama nereye giderse gitsin evi içinde taşıyan yani evden kaçamayan bir adam görürüz. Dünyayı dolaşmıştır, annesi yabancıdır, karısı yabancıdır ama bu durum onun Türklüğüne halel getirmemiştir. Bu açıdan da güzel bir örnek.
Son olarak imla meselesine değinmek gerekiyor. Kitabı okurken editörün işini yapmadığını, yazım hatalarını atladığını zannetmeyin. Mutfak yerine mutbak, ağabey yerine ağabeğ deniyorsa bu hocanın tercihidir. -mı,-mi ekleri ayrı yazılmıyorsa, tırnak içerisinde cümleler küçük harfle başlıyorsa, özel isimlerin sonuna gelen -de ve -da'lar ayrılmıyorsa, için kelimesi kendinden önce gelen kelimeye bitiştiriliyorsa bu da Teoman Duralı'nın bilinçli bir tercihidir.
Neden böyle yaptığına dair tahminlerim olmakla birlikte umarım bir gün kendisiyle bu meseleyi etraflıca konuşma bahtiyarlığına erişirim. O da ayrı bir yazının konusu olur.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA