Önceki gün Merkez Bankası kökenli deneyimli bir isimle sohbet ettik. Hem dış piyasaları hem de içerideki mali ve parasal duruşu konuştuk. Oldukça dalgalı seyir izleyen kur, inişli- çıkışlı grafik çizen altın, performansı düşen büyüme, önlem gerektiren cari açık... Ve siyasetten beklenenler...
Hemen belirteyim Ankara, döviz fiyatlarındaki oynaklığı ülke içi dinamiklerden ziyade dış gelişmelere bağlı olarak izliyor. Bu nedenle, "Merkez Bankası, 90 milyar dolarlık rezerviyle küresel hareketlere karşı duramaz" tezi genel kabul görüyor.
Bir süredir Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın AB ülkeleri ve ABD için dile getirdiği, "Liderlik ve kararlılık sorunu", 2012 yılını tasarlayan ekonomi bürokrasisini de endişelendiriyor. Hatta, Türkiye'nin 1999-2000 dönemindeki zayıf ve karmaşık siyasi yapısı ile AB ve ABD'deki manzara arasında benzerlik kuruluyor. G-7 cephesi hakkında, "Asıl soruna müdahale etmek yerine, sorunu zamana yaymayı tercih ediyorlar. Çözümü öteliyorlar. Bu yüzden maliyeti artırıyorlar" görüşü hâkim. Gerek AB gerekse ABD için "Sorun, likidite sorunu değil, iflas sorunu" teşhisi Ankara'nın 2012 senaryolarında belirgin yer tutuyor. Yatırımcıların eninde sonunda, portföylerindeki tahvillerin hem anapara hem de faizinde iskontoya razı olacakları, bazı bankaların kamulaştırılacağı düşünülüyor. Yani bir bakıma "temerrüde gönüllü uyum" veya "kontrollü iflas" seçeneği üzerinde duruluyor. Türkiye ekonomisini yönetenler bu ihtimale göre gelecek yılı planlıyor.
***
Tabii dışarıdaki sorunlar, Türkiye'nin göreceli olarak sağlam olan ekonomik temellerinin güçlendirilmesi gereğini, yapısal düzenleme ihtiyacını gölgelemiyor. Öncelikle, Merkez Bankası'nın giderek azalan enflasyonist baskıyı değil daha fazla önem kazanan durgunluk olasılığını gözeterek geliştirdiği proaktif para politikasının doğruluğundan kuşku duyulmuyor. Zaten Merkez Bankası ve BDDK'nın Kasım 2010'dan bu yana aldığı önlemlerin ne kadar yerinde olduğu, IMF'nin 4. Madde İncelemeleri kapsamında hazırladığı Türkiye ekonomisi raporunda da teyit ediliyor. Ancak, umulmadık bir riskten daha sık söz ediliyor. Ekonomi ile ilgili bakanların, uzatılan her mikrofona ayaküstü demeç verme alışkanlığı giderek kaygı kaynağına dönüşüyor. Örneğin, Merkez Bankası kurdaki oynaklığı azaltacak kararları açıkladığı sırada, mikrofonu gören ilk bakanın, "Biz bu kadar rezervi niye biriktirdik, müdahale edilmeli" türü beyanatları, piyasa oyuncularının kafasını karıştırıyor. "Merkez'in araç bağımsızlığı zedeleniyor mu?" kuşkusunu tetikliyor.
***
Bir başka husus "kur-ihracat-cari açık denklemi"...
Artık tartışma götürmeyen gerçek şu ki kur artışı sanıldığı ölçüde ihracat artışı anlamına gelmiyor. "Kur arttı, ithalatın beli kırıldı" görüşü de gerçeği tam yansıtmıyor. Zira Türkiye'nin ihracat profili, güçlü ithalat bağımlılığı ile seyrediyor. Hatta bu oranın bazı sektörlerde yüzde 80'i bile bulduğu anlatılıyor. Bir başka ifade ile 100 birim ihracat yapan bir sektör, 80 birim ithal hammadde ile üretim gerçekleştiriyor. Kurdaki nispi artış, ihracatı olumlu etkiliyor, ithalatı frenliyor gibi gözükse de esasen Türkiye'den dışarıya kaynak akışı devam ediyor. Bir bakıma ihracattaki sanal kazanç, ithalattan gelen ek maliyet yüzünden eriyip gidiyor. İşte bu nedenle Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın, illerin dış ticaret kapasitesini analiz ettiği, tamamlayıcı ülkelere göre üretim modelini kurguladığı çalışmasını masa başından sahaya, yani hayata taşıması gerekiyor. Türkiye'nin dış dengesi, katma değeri ülkede bırakacak desene dönüşmedikçe, büyümeyi sürdürülebilir kılmak mümkün olmayacak. Zaten Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, özü dış ticaret olan bakanlığı, çapını genişleterek Ekonomi Bakanlığı yapmasının nedeni de bu. Dışa açık büyüme!