Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Bir süredir yazmak istiyordum, 2 Mayıs'taki "İsrail Milli Günü" vesile oldu. Türk tarafı açısından düşük profilli, ABD, Rusya ve Fransa Büyükelçileri'nin katılımı ile dikkat çekici bir resepsiyondu.
Sonra biraz üzerinde çalıştım; derken İsrail ayaklı bir dizi sohbet de eklendi...
Temel soru şuydu: "İki ülke ilişkilerinin güncel seyrinde değişim söz konusu mu?"
Doğrusunu isterseniz bir beklenti oluşmuştu... Arap Baharı'nın tetiklediği belirsizlik ortamının Türkiye ile İsrail arasında normalleşme yolunda fırsat penceresi açabileceği düşünülmüştü. Oysa durum beklendiği gibi gelişmedi. Bunun üç temel nedeni var:
1- Geleneksel İsrail diplomasisi "kuyruğu dik tutmaya" çalışıyor. Hâlâ "küresel destekli özgüven" içinde hareket ediyor.
2- İsrail tarafı, Arap Uyanışı'na büyük demokratik dönüşüm olarak bakmıyor. Bunun için daha uzun yıllar geçmesi gerektiğini savunuyorlar.
Böylece "konjonktürü yönetmeye" odaklanıyorlar.
3- Bölgede Mısır'a ağırlık veriyorlar. Radikal akımların Mısır'daki gelişimini dikkatle izliyorlar. Suriye konusunda, "Bizden çok Türkiye'ye tehdit" havasında görünüyorlar. Ama yine de tedirginlikleri gözden kaçmıyor.

***

Peki ya İran?
"Tel Aviv, 'Kürecik'teki radar istasyonunu' bir tür güvence olarak yorumluyor mu?"
Öyle ya Türkiye'deki tartışmalarda "Füze Kalkanı'nın" daha çok İsrail'in güvenliğine hizmet edeceği ileri sürülmüştü. İsrailli diplomatların tezleri, Ankara'dakilere taş çıkartacak cinsten...
1- İsrail, kendi geliştirdiği uydu şemsiyesi sayesinde füze tehlikesinden korunabileceği görüşünde.
2- İran'ın nükleer programının öncelikle Körfez ülkelerini, Türkiye'yi ve Batı Avrupa'yı tehdit ettiği iddiasında.
3- İran nükleer silaha sahip olursa Türkiye ve Suudi Arabistan'ın da aynı kapasiteye sahip olmak isteyeceği öngörüsünde.
***

Sanırım İsrail'i en fazla rahatsız eden husus, Türkiye'nin tüm iletişim kanallarını kapatmış olması, hatta uluslararası platformda sergilediği katı tutum. Örneğin, "Sizin diplomatlarınız Tel Aviv'de istediği yetkiliye ulaşabilir ama o isteklilikleri yok. Burada ise bize kapılar kapalı" diyorlar. Türkiye'nin, içeriğine bakmaksızın uluslararası arenada her konuda İsrail'i bloke ettiğini öne sürüyorlar. Son olarak, Avrupa Konseyi'nde uyuşturucu ile mücadele ve adli yardımlaşma başlıklarında bile Ankara'nın, veto kartını açtığını anlatıyorlar. "Biz aynı yönteme başvurmuyoruz" demeye getiriyorlar. Bu mantık örgüsünü, şu bilgiyle teyit etmeyi deniyorlar:
"Sayın Erdoğan'ın annesi vefat ettiğinde 'taziye', kendisi ameliyat olduğunda 'geçmiş olsun' mesajı gönderdik. Bu insani bir şey. Bu mesajlarımız karşılıksız kaldı. Buna karşın İsrail Başbakanı Netanyahu'nun babası öldü ama bir başsağlığı mesajı bile gelmedi."
Gel gör ki gerçek durum bundan biraz farklı...
Zira, Mavi Marmara baskını ile ilgili uluslararası raporun yazım aşamasında Ankara iyi niyet gösterisi olarak İsrail'in OECD üyeliğine (Mayıs 2010) "evet" demişti. Hatta, raporun yayımlanmasından önce "özür-tazminat müzakeresi" devam ederken İsrail'deki orman yangınının söndürülmesi için iki uçak yollamıştı. (Aralık 2010) Lakin İsrail'deki şahin kanadın "özür formülünü" deşifre etmesi Ankara'yı kızdırdı. Böylece son köprü de yıkıldı.
İsrail tarafı "Mavi Marmara'yı bir kapsüle koyduk" dese de bugünkü yönetim zihniyetiyle Türkiye'yi yeniden kazanması çok zor. "Arabulucuya" ihtiyaç olmadığını onlar da söylüyorlar. "Musevi kökenli akil adamların" devrede olduğuna ilişkin duyumları teyit etmiyorlar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN