Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Hanefi Avcı adını 80'li yıllarda polis muhabirliği yaptığım dönemde duydum. Ama asıl tanışmam 90'lı yıllarda oldu.
Korkunç günlerdi. Teröre karşı mücadele deyim yerindeyse insan avına dönüşmüştü.
Resmi görevliler, sipariş verilen çeteler, itirafçılar "devlet politikası" gereği faili meçhul cinayetler işliyor, korku salıyordu.
Bugün izine rastlanmayan "devlet ruhsatlı" mafya babaları ise sokakları kan gölüne çevirmişti.
Tam o günlerde ben, 7 TİP'li gencin katledilmesi gibi birçok olaya karışan, kırmızı bültenle aranan ülkücü Abdullah Çatlı ve çevresiyle tanışmıştım.
İşte o çevrede Hanefi Avcı adını daha sık duyar oldum. Kirli ilişkilere karışanlar ondan rahatsızdı ve bunu yüksek sesle dile getiriyordu. Onların arasındaki adı "Bin Telli Hanefi"ydi.
Hem kızıyorlardı hem de çekiniyorlardı. Çünkü herkesi dinliyor, izliyor ve kimin ne yaptığını biliyordu.
Bilgi en büyük silahtı. O da bu özelliğini 3 Kasım 1996'daki Mercedes kazasıyla patlayan Susurluk skandalında çok doğru kullandı. Cesurca ortaya çıkıp çetelerin, JİTEM'in neler yaptığını anlattı.
Bu ülkede "İyi polisler de var" dedirtti. Skandalın patladığı o günlerde birkaç kez bir araya geldik. Korkunun hüküm sürdüğü bir dönemde medyaya da, topluma da cesaret verdi.
Ama bedelini de çektiği sıkıntılarla ödedi. O günler geride kalınca, önce Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) birimini kurdu, sonra da iki önemli kentin emniyet müdürlüğünü yaptı. Halen de yapıyor.
Şimdi karşımıza bir kitapla çıktı; "Haliç'te Yaşayan Simonlar"...
Ankara'da KOM'un başındayken de, Edirne Emniyet Müdürü'yken de birkaç kez görüştüm. Eski heyecanı yoktu. Eskişehir Emniyet Müdürü olduktan sonra en çok Ergenekon süreci ve darbe girişimleri konusunda ne düşündüğünü merak ettim. Birkaç kez telefonla aradım ama hep mesafeli durdu. Israr etmedim.
Merak ettiğim soruların cevabını nihayet bulacağım umuduyla kitabı aldım ama doğrusu şaşırdım. 90'lı yıllarla ilgili yine çarpıcı bilgiler vardı ama 2000'lere gelince film kopuyordu. Türkiye'nin son yaşadığı darbe girişimleri, suikastlar, kaos ortamı yaratan olaylarla ilgili bakışı ve yorumu tam bir hayal kırıklığıydı.
Hanefi Avcı bana Deniz Baykal'ı hatırlattı.
O da 90'lı yıllarda devletin çetelerce kuşatıldığını söylüyordu ama 2000'lerde Ergenekon'un avukatlığına soyundu.
Merak ediyorum, o yıllarda "devleti kuşatan çeteci zihniyet" bugünlerde nereye gitti?
Susurluk'u aydınlatan cesur polis, nedense yıllar sonra ortaya çıkıp darbe girişimlerini, darbe günlüklerini, ortaya çıkan silahları, ıslak imzaları bir kalemde silip atmıştı.
Hem de hiçbir bir belgeye dayanmadan...
Gülen Cemaati için de aynı şeyi yapıyordu. Cemaatin son yıllarda çok güçlendiğini ve emniyette etkin olduğunu söylüyordu ama ortada tek bir belge yoktu.
Bir anlamda 90'ların sonunda kendisini "Hocacı" olarak suçlayanlar gibi yapıyordu.
Sadece o değil, Türkiye kamuoyunun çok tartıştığı ve bildiği Danıştay ve Hrant Dink cinayetleri için ortaya koydukları da şaşırtıcıydı.
Alın Danıştay cinayetini...
Avcı, Danıştay saldırısını gerçekleştirip bir üyeyi öldüren Alparslan Aslan'la Doğuş Faktoring üzerinden kurulan Ergenekon bağlantısını bir kurgu olarak niteliyordu.
Bu konuyu ilk yazanlardan biri olarak hiç inandırıcı bulmadım.
Avcı'nın Hrant Dink cinayetiyle ilgili analizi ise baştan sona yanlışlarla doluydu. Trabzon'daki örgütlenmenin polis-jandarma bağlantısını dikkate almadığı gibi belgelere rağmen İstanbul Emniyeti'nin rolünü de küçümsüyordu.
Bir siyasi hamle mi, arkadaş dayanışması mı, yoksa sürecin dışında kalmanın verdiği rahatsızlık mı bilmiyorum. Bildiğim şey, Avcı'nın son yıllardaki siyasal ve sosyal değişimi iyi izleyemediği. Türkiye, faili meçhulleri devlet politikası yapan değil, yapanları engelleyen bir noktaya doğru gidiyor.
Susurluk'taki Hanefi Avcı'ya yazık oldu.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA