Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Seçimlere gidilirken gündemi bu kadar hızlı değişen bir ülke var mı? Nefes nefese kaldık. Arka arkaya operasyonlar, tapeler, sokak hareketleri birbirini izliyor. Ne oluyor peki? Sokak üzerinden siyaseti sıkıştırmaya çalışan bir aklın devrede olmadığını kim söyleyebilir? Garip olan da bu akla, polisin tutumuyla katkı vermesi...
Bu noktada şu sorunun cevabını merak ediyorum: 50 bin insanın öldüğü Kürt savaşını durduran, kopartılmak istenen Kürt toplumuyla "ortak millet" olarak bir arada yaşamayı öneren bir siyasi akıl, nasıl olur da aynı toplumun bir başka kesimiyle kavga etmek ister?
Bu işte bir yanlışlık yok mu? İktidar mı halkın bir kesimiyle kavga etmek istiyor, yoksa o halkın bir kesiminin iktidarla kavga etmesi mi isteniyor?
Herkes yanlış yapabilir ama önemli olan bu yanlışlar üzerinden nefret ve öfke üretmemek. Yakın tarihimiz bu açıdan derslerle dolu. Biraz gerilere gidelim... Dindarlardan, Kürt kimliğinden, Alevi gerçeğinden, azınlık haklarından söz edilemeyen o 70'li yıllara... Ne oldu o yıllarda?
Sağ-sol çatışması diye 5 bini aşkın insan yaşamını yitirdi. O günlerde sokaklara iniyor, "Kahrolsun faşizm, faşizme geçit yok" diye bağırıyor, zaman zaman da polisle çatışıyorduk.
Oysa olaylar, polisi de gençleri de aşan bir "üst akıl" ürünüydü ve biz farkında değildik. "Kahrolsun faşizm" diye çok bağırdık ama vardığımız yer ne yazık ki "faşizm" oldu.
12 Eylül faşizmi altında bu toplum derin acılar yaşadı. Halen de onun izlerini silemedik. 90'lara sağ ve sol olarak, "Bir daha böyle bir oyuna gelmeyiz" diye girdik. Ama öyle olmadı. Oyun kurucular öyle oyun kurdular ki, farkına vardığınızda iş işten geçmişti. Bu kez oltanın ucunda "şeriat ve bölücülük" yemi vardı.
Önce arka arkaya Atatürkçü laik aydınlar öldürülmeye başlandı. Sonra düşük yoğunluklu Kürt savaşı yükseltilerek devreye sokuldu. Laik-anti laik, Türk-Kürt gerilimi üzerinden Türkiye belki de tarihinin en karanlık dönemini yaşadı. Sokak ortasında infazlarla binlerce faili meçhul cinayet işlendi. Çok sayıda komutan suikastla ortadan kaldırıldı, 60'ı aşkın gazeteci öldürüldü, başörtülülere, dindar siyasetçilere her türlü baskı yapıldı. Sonunda geldiğimiz yer, postmodern darbe oldu.
2000'lere girerken biraz daha akıllanmıştık. Umutla başladı ama kolay geçmedi. Cumhuriyetin ertelediği bütün sorunlar olduğu gibi duruyordu.
Son 12 yılda, demokratikleşme hamleleriyle önemli adımlar atıldı. Ama hâlâ temel sorunlar tam çözülmüş değil. Bir son noktaya ihtiyaç var. Bunun için de toplumun her kesiminin ortak bir potada buluşması gerekiyor. İşte bu noktada Gezi'yle başlayan 17 Aralık operasyonuyla süren yeni bir durumla karşı karşıyayız.
Siyaset bu yeni durum karşısında yeni bir pozisyon alması gerekirken ne yazık ki ortamı gerginleştiren bir strateji izliyor. Bu açıdan iktidara da muhalefete de büyük görev düşüyor. Siyasi gerilimi düşürmek, sokak üzerinden başka hesap yapanların oyununu bozmak için en azından yaşanan acıların paylaşılması gerekiyor.
Alın 14 yaşındaki Berkin Elvan'ın ölümünü... Yüreğimizi yaktı. Tıpkı Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol ve Uludere'de katledilen çocuklar gibi. Şimdi bunlara Burak Can Karamanoğlu'nun acısı da eklendi. Birini ötekinin karşısına koymak mümkün mü?
Koyanlar bir kez daha düşünmeli ve Burak'ın babası Halil Karamanoğlu'nun verdiği insanlık dersini hiç unutmamalı: "Canım yanıyor. Yarın başkasının yanar. Bu millete, bu çocuklara yazık."
Kendi çocuğunun acısı tazeyken, "başka çocuklar ölmesin" diyebiliyorsak; toplumuz.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN