Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Önce İstanbul'daki sel felaketinde, şimdi de Elazığ depreminde aynı şey; Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun tatil aşkı tartışılıyor.
Tartışılır çünkü ortada ilginç bir durum var. Büyük bir iddiayla siyasi yolculuğa çıkan ve "kahraman" ilan edilen İmamoğlu, pervasız bir biçimde acıların yaşandığı bir zamanda kalkıp tatil yapıyor ve bunu da pişkince savunuyor:
"Ailem benim kutsalım. Çocuklarım ve ailemin kendi hayatlarını sürdürmelerini isterim. Dolayısıyla benim çocuklarıma vakit ayırmam lazım. Ben 8 yaşındaki kızımın çocukluğunu ıskalayamam. Ben ergenlik çağını yaşayan oğlumun bu çağlarını ıskalayamam."
Bu argümanlarını da vesayetçilerin yaklaşımıyla "siyaseti kutsallaştırmama" gerekçesini öne sürerek yapıyor:
"Bana destek verip eleştirenler de var. Benim bütün insanlara tavsiyem siyaseti kutsallaştırmanın zararını yaşıyoruz. Maalesef siyaseti çok kutsal görüyoruz. Hatta siyasi insanları da kutsallaştırıyoruz. Bu mekanizmalar, bu kurumlar, bu kişilikler bizlere hizmet eden sizler gibi bizler gibi insanlar."
Gerçeği nasıl altüst ettiği çok açık... Çünkü kimse bir siyasetçinin neden tatil yaptığını ve çocuklarıyla birlikte olduğunu sorgulamıyor. Sorgulanan şey, felaketin yarattığı acılar devam ederken, onun acıları umursamadan tatil yapması ve bunu savunması. Eğer siyasetçiysen, iki de bir 16 milyon İstanbullunun hakkını savunduğunu söylüyorsan ona göre davranmalısın. Bir siyasetçi, "siyaset kutsallaştırılıyor" gerekçesinin arkasına sığınarak yaptığı yanlışın üstünü örtemez. Elbette, çocukları ihmal etmemek için çaba harcamak gerekiyor. Ancak bunun tek yolu Elazığ, Malatya veya İstanbul'da binlerce insan, çoluk çocuk acı ve korku içinde yaşarken, tatil yapmak ve bunu da pişkince pazarlamak değil. Bu insanların vicdanını sızlatıyor. Bu yüzden sokakta ve sosyal medyada oy verenler de dahil binlerce insan aynı tepkiyi veriyor: "Asıl enkaz altında İmamoğlu kaldı."
Onun bu halini psikologlar nasıl değerlendirir bilemem ama o kendisine oy verenlerin ruh halini herhalde iyi biliyor ve tepki gelmeyeceğini öngörüyor ki böyle umursamaz davranıyor. Büyük ihtimalle de "nasıl olsa bana mecburlar" havasında. Oysa aynı adam, çok değil üç ay önce "kahraman" ilan edilmiş, efsanelere atıf yapılarak, Yüzüklerin Efendisi'ndeki Frodo'ya, Matrix'teki Neo'ya benzetilmiş ve kahramanlık şöyle tanımlanmıştı: "Harekete geçmeye, kendi konfor alanından çıkmaya çağıran bir meydan okumadır."
Ne yazık ki reklam metni yazmak veya hayallerdeki siyasi aktörü tarif etmekle kahramanlık yolculuğuna çıkılmıyor. Gerçek hayat bambaşka... Eğer gerçekten yolculuğa çıkmış bir kahraman olsaydı, "kaos"un yaşandığı Elazığ'da kalır, çekilen "çile"ye ortak olurdu. Baksanıza "kahraman"ımız ne konfordan vazgeçiyor ne de siyasetçi olmaktan. Bu noktada ister istemez şu soru akla geliyor; Sahici bir siyasetçi veya "kahraman" olsaydı bu kadar kısa bir sürede böyle pervasız bir insana dönüşebilir miydi? Sorunun cevabı beni şaşırtmıyor çünkü bu coğrafyada çok daha beterine tanık olduk. Alın FETÖ'nün iyi eğitimli, munis "altın nesil"ini... Onların 15 Temmuz gecesinde nasıl katillere dönüştüğünü gördük.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA