Türkiye'nin en iyi haber sitesi

SOLİ ÖZEL

Tekneyi sallamak

Türkiye Cumhuriyeti' nin demokratikleşme serencamında İslami siyaset meselesiyle, Kürt meselesi iki temel sorunu oluşturdu. Türkiye'de yaşanan ve dipten gelen büyük dönüşümün sonucunda İslami hareket giderek kendi içinde farklılaşmalar yaşamaya başladı. Bu farklılaşma eski nesillerin zihinsel ve siyasal tahakkümü nedeniyle 1990'ların ikinci yarısına kadar siyasal söyleme ve pratiğe yansıyamadı. Bu dönüşüm 28 Şubat'ın yarattığı travmayla birlikte kırılmayı getirdi. AKP bu bağlamda geçmişteki İslamcı siyaset pratiğinden hayli farklı bir güzergaha oturdu.
İslamcı hareketin 1980'li yıllarda yaptığı entellektüel çıkış Türkiye'deki demokrasi tartışmalarına zenginlik katmıştı. Türkiye laiklik ve İslam meselesiyle uğraşarak kendince daha özgürlükçü bir pratiğin arayışına da girmişti. Soğuk Savaş'ın bitmesinden sonra iyice gündeme gelen kimlik siyasetleri konusunda İslamcı hareket üzerinden üretilen düşünceler temel kavramların yeniden tartışılmasını da sağladı.
Kürt meselesinde ise daha farklı dinamikler söz konusuydu. 1984'te PKK'nın Eruh saldırısı ile başlayan ve 15 yıl süren iç savaş Türkiye'de demokratik açılımların geciktirilmesinin de baş nedeni haline geldi. Soğuk Savaş'ın bitmesinden sonra maruz kaldıkları demokratikleşme baskılarından şikayetçi devletçi seçkinler Kürt ayrılıkçılığıyla mücadele gerekçesiyle ülkede kazanılmış demokratik alanı iyice daralttılar.
Üstelik Çağlar Keyder'in New Left Review dergisinin son sayısındaki yazısında vurguladığı gibi ne seçkinler düzeyinde ne de yerinden göç etmiş kitle açısından ayrılıkçılık muhtemelen cazip bir alternatif de değildi. Devlet ise zaten kuruluş günlerinden beri geleneksel Kürt seçkinleriyle işbirliği yapmaktaydı ve bu imtiyazlı konumda olanların ayrılma gibi bir dertleri olmazdı. Hele hele en son Van örneğinde görüldüğü gibi devletin oradaki aczi veya aşiret iktidarı karşısındaki pısırıklığı gözler önündeyken.
Türk demokrasisi Özal sonrası siyasetçilerin cesaretsizliği ve basiretsizliğinin de etkisiyle 1990'larda giderek daha fazla askeri vesayet altına girdi. Bu dönemde Türkiye'de demokrasinin, hukukun üstünlüğünün yerleşmesinin ve vatandaşlık haklarının güçlenmesinin Kürt meselesinin çözümüne bağlı olduğu iyice ortaya çıktı. AB sürecinde ağır aksak da olsa bu konuda kayda değer bir mesafe kaydedildi. Türkiye'deki AB tutkusu, savaşın 1999'da Silahlı Kuvvetler'ce kazanılmış olması gibi nedenlerle Kürtler'e yönelik dil kullanımı, televizyon yayını gibi açılımlar kamuoyunda da çok olumsuz karşılanmadı.
Türkiye'de otoriter, kimlikleri ve hakları tanımayan düzenin devamından yana olanlarla mücadele pek çok kimse ve grup tarafından verildi. AB süreci içinde gerçekleştirilen reformlardan sonra Kürtler adına konuşma iddiasıyla ortaya çıkanlardan beklenen asgari tavır da şiddete karşı çıkmaları, toplumsal barışa katkıda bulunacak şekilde davranmalarıydı. Belli ki bir yandan kendi milliyetçilikleri, diğer yandan şiddet olmadan varlığı tehlikeye düşecek PKK'nın tehditkar baskısı Kürt siyasetçilerine hem kendi kitlelerine hem de Türkiye'deki demokratikleşme sürecine zarar verecek adımlar attırıyor.
Bu bağlamda Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in taziye ziyareti Türkiye'de yaşayan ve demokratikleşmeden yana olan herkes adına ciddi bir talihsizliktir. Milliyetçi kutuplaşmaya çanak tutmak kimseye hayır getirecek bir pozisyon değildir. AB'den de bu konuda anlayış görmeyeceklerini herhalde çok kısa zamanda anlayacaklardır.
Türkiye'nin AB sürecinin bitmesini ve demokratikleşmeden dönülmesini isteyenlere koz verecek her davranış bu ülke ve topluma yapılmış bir kötülük niteliği taşır.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.