Finans dünyasının bono ve tahvile yatırım yapan kesiminin mantığı kısa vadeyi gözeterek çalışıyor. İstikrar kısa vadede kararlı bir hükümetin varlığına ve belirli ekonomi politikalarının değişip değişmeyeceğine göre değerlendiriliyor. Türkiye'nin siyasi geleceği açısından hayli anlamlı sayılan cumhurbaşkanlığı seçimi, uluslararası finans dünyası mantığında yalnızca istikrar ve süreklilik bağlamında ilgi çekiyor.
Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına gelmesi bu yaklaşım içinde beklenen, daha doğrusu fiyatlara yedirilmiş bir gelişme sayılıyor. Hatta böyle bir gelişmeyi siyasette süreklilik sağlaması bakımından olumlu buldukları bile söylenebilir. Bu nedenle de Türkiye'ye para akışını sürdürüyorlar.
Türkiye'deki bono ve tahvil piyasalarına sermaye akışı sağlayan fon yöneticilerinin Türkiye'ye para akıtmalarındaki yegane gerekçe bundan ibaret değil. Hatta denebilir ki asıl neden dünyada daha fazla kâr edilecek bir ülke bulunmaması. Yani Türkiye'de dövizin düşük, faizlerin yüksek olması nedeniyle elde edilen kârın başka ülkelerde hayal bile edilememesi.
Benzer bir beklenti farklı şekilde Türkiye borsasının üçte ikisini elinde tutan yabancı hisse senedi fonları açısından da geçerli. Dünya finans piyasaları bir çöküntü içine girmedikçe veya Türkiye'nin faiz oranlarına galebe çalacak getiri imkânları çıkmadıkça bu fonlar Türkiye'yi beslemeye devam edecek.
Enflasyonun yeniden uç göstermeye başlamasını, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin öncesinde ve sonrasında Türkiye'de siyasetin gerginleşme ihtimalini görmeme değilse bile küçümseme eğilimi güçlü. Hatta AB ile ilişkilerin geleceğindeki belirsizlik, Fransa'nın Türkiye'ye karşı sergilediği ve Kıbrıs Rumları ile yaptığı son üs anlaşmasıyla bir kez daha ortaya çıkan düşmanca tutumu gündemlerinde pek yok.
Irak'ın geleceğindeki belirsizlik, PKK'nın Irak'taki varlığı nedeniyle gerek Irak Kürtleri gerekse ABD ile yaşanabilecek gerginlikler tedirginlik yaratmıyor. Tüm olumsuzluklar Türkiye'de kısa vadede gercekleşecek kârların cazibesi karşısında pek bir şey ifade etmiyor. Geçen hafta yaşanan sarsıntıya rağmen eğilimin sürmesi ise umudun veya para hırsının deneyim ve izana baskın çıktığını düşündürüyor.
Gelecek ipotek altında
Türkiye'nin bugünkü finans tablosunun ve ekonomisindeki göstergelerin ne anlama geldiğini ciddi iktisatçılar tartışıyor. Genelde bugünkü döviz-faiz dengesinin uzun sürede sürdürülemez olduğu hakkında bir mutabakat var. Daha önemlisi ciddi iktisatçıların bir bölümü Türkiye'nin ekonomik geleceğinin ipotek altına girdiğini de düşünüyorlar. Derviş'in "güçlü ekonomiye geçiş" programının istikrar ayağının başarıldığını ancak ekonominin temellerinin sağlamlaştırılması konusunda hatalar yapıldığını savunuyorlar.
Ülkeyi yöneten kadronun finansal akımların sürmesini sağlamak ve kendi sermaye sınıflarını yaratacak ihale politikları uygulamak ötesinde bir ekonomik vizyona sahip olduğunu düşünmek zaten imkânsız. Bu şartlarda dünya ekonomisinde finans alanından başlamak üzere biriken fırtına bulutları karşısında Türkiye'nin hem ekonomik hem de siyasi olarak ne yapacağı önem kazanıyor. Suni saadetin sürdürülmesi gelecekte ödenen bedeli çok arttıracaktır.
Cumhurbaşkanlığı savaşlarını sürdürmek de, yatırımcılar önemsemeseler bile ülkeyi gerecektir. Tüm çevresi yangın yerine dönmüş, ekonomik olarak ciddi zaafları bulunan bir ülkede bu gerilimin kurumlar ve siyasetin aktörleri tarafından sürekli tırmandırılması vahimdir. Türkiye'yi bu iktidar kavgası nedeniyle zayıf bırakmak kimsenin hakkı olmaması gerekir.