Türkiye'nin en iyi haber sitesi
EMRE AKÖZ

Makarna ustası

Ekmek, daha doğrusu un olayına girdiğinizde bir süre sonra yollar çatallanır: Kimi ekmekten başka pizza, açma, poğaça benzeri hamur işleri yapmaya başlar. Bir kısmı olaya şekeri de katıp çeşitli tatlılar çıkartır fırınında. Tabii bir de makarna meselesi var. Evde makarna (erişte) yapmak, ekmekten de kolay. Çünkü mayanın kaprisinden kurtuluyorsun. Sadece un, yumurta, tuz... Biraz da yoğurdun mu, tamamdır. Ben evde makarna yaptım ama soru işaretleri vardı. Dur şunu bir de ustasından öğreneyim dedim. Arkadaşımız Begüm ile birlikte Mutfak Sanatları Akademisi'nin dört saat süren El Yapımı Makarnalar kursuna katıldık. Kurs 'atölye' tarzında; yani teorik değil. Tamamen pratik: Baştan sonra yapıyor, pişiriyor ve yiyorsunuz! Zaten MSA'nın özelliği atölyelerin, 'biri yapar, ötekiler bakar' şeklinde olmaması. 'İstasyon' denilen çalışma alanında tencere, tava, bıçak, ocak her şey mevcut. Ve her istasyonda en fazla iki kişi çalışıyor. Yemekleri birlikte yapıyorlar. Gayet düzgün bir İstanbul Türkçesi konuşan (zaten üniversitede tiyatro okumuş) kurs hocası Müge Koçak, yapılacakları adım adım anlatıyor: "Şimdi kırmızı soğanları jülyen (şerit halinde) kesiyoruz." Haydiii, bıçaklar kırt kırt harekete geçiyor. "Bitirenler soğanları, sebzeleri sotelediğimiz tavaya ekleyip bir-iki dakika da onları sotelesin." İstasyonlarda cızırtı sesleri yükseliyor. Böylece dört saat içinde üç makarna yemeği yapılıyor. Önce baharatlı domates sosu ve mini köfte eşliğinde tagliatelle. Tagliatelle, İtalyanca 'kesik, kesilmiş' demek. Kastedilen bir buçuk cm eninde kesilmiş makarnalar. Hamuru elle de kesebilirsiniz, kollu makine de kullanabilirsiniz. Ardından bizim 'fiyonk' makarna dediğimiz, İtalyanların farfelle yani kelebek dediği makarna. Közlenmiş kırmızı biber ve ızgara sebzeler eşliğinde... Son olarak da ricotta peynirli, bezelye dolgulu, naneli, tereyağı soslu ravioli yapılıyor. Yani İtalyan mantısı. Tabii kalınlığına ve pişirme süresine dikkat etmek gerek. Bizim gibi biraz kalın yapıp, gerekenden az pişirirseniz, midenize oturuyor. Böyle bir kursa gitmek ne işe yarıyor? Eğlenceli bir ortamda, yeni insanlar tanıyorsunuz. Aletlerle ve pişirmeyle ilgi yeni şeyler öğreniyorsunuz. En önemlisi de insana güven geliyor: "Ben bu makarna işini kıvırırım; yemekler elimde patlamaz" diyorsunuz.

TUHAF SOKAK ADLARI
İstanbul aşığı, değerli sanat tarihçisi Semavi Eyice geçenlerde hayata gözlerini yumdu. 1922 doğumlu Eyice'nin, araştırma, makale ve kitaplarıyla, hocalığıyla sanat tarihine yaptığı katkı, birkaç kelimeyle ifade edilemez. Üstadın 30 bin ciltlik kütüphanesi, bugün İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün çatısı altında. İBB tarafından yayınlanan, Semavi Eyice ile İstanbul'a Dair adlı bir kitap vardır. Onu okurken bakın neye rastladım... Hani bazı sokak adları için "Ne hoş bir isim takmışlar" deriz. Ancak bir tuhaflık yok değildir. Mesela "Leblebici Şaban" ya da "Demirci Reşit" adı nereden gelmektedir? Nasıl olmuştur da leblebicinin, demircinin adı sokağa verilmiştir? Semevi Eyice bu ilginç hatta tuhaf adların çoğunun Belediye Mektupçusu Osman Nuri Ergin tarafından konulduğunu anlatıyor. Kurumun yazı işlerini yürüten Osman Nuri, aldığı görevle kenti gezip adsız sokaklara isim veriyor. 1933'te yayınlanan İstanbul Şehir Rehberi'nde yer alan sokak isimlerinin çoğu, Osman Nuri'nin kafasında çıkmadır. Osman Nuri bir gün Semavi Eyice'nin Kadıköy Yazmacı Tahir sokağındaki evine gelir. İçeri girerken sorar: "Kimmiş bu Yazmacı Tahir?" Sokakta aslında hiçbir zaman bir yazmacı oturmamıştır. Eyice cevap verir: "Aman üstat bana mı soruyorsunuz? Bu ismi koyan sizsiniz." O tür isimler hep aklımı kurcalardı. Eyice'yi okuduğumda zihnime bir huzur geldi. Rahat ettim.

ŞAPŞATİ TARLASI
Geçen gün Arnavutköy'deki bir balık lokantasına gittik. Önden soğanlı domates geldi. Soğanı tuzla ovarak 'öldürmüşler' ve bolca sızma zeytinyağı koymuşlar. Yanımda oturan hanım meslektaş, bir ara bana sordu: "Bu mezeyi burası meşhur etti değil mi?" Neyi meşhur etti? "Bunu işte, soğanlı domatesi..." İçimden "Sen gabi misin kızım" demek geçti. Kendimi zor tuttum: "Çocukluğumdan beri bilirim. Buna salatalık ve yeşil biber doğrayıp, bir de limon sıkarsan, zaten bin yıllık çoban salata olur." "Yok ama işte burası meşhur etti" diye ısrar etmez mi? Belli ki zeka katsayısı serin Boğaz suları kadardı. Kendi haline bıraktım. Bir başka örnek: Geçenlerde Ronaldo çok güzel bir röveşata gölü attı. Spiker delirdi. Aman efendim bu Ronaldo uzaydan gelmiş de, tarihte böylesi atılmamış da, filanmış, filanmış. Yahu Pele, bu tip "Yok artık" dedirten kaç tane gol attı. Hem de 50 yıl önce... Aç bak YouTube'ta örnekleri var. Bitmedi. Büyük yazar Eduardo Galeano Gölgede ve Güneşte Futbol kitabında anlatıyor: Röveşatayı İspanyol kökenli Şilili Ramon Unzaga (1894-1923) icat ediyor. Allah bilir Unzaga da hareketi arsada oynarken başkasından öğrenmiştir. 1914'te yaptığı bu harekete bisiklet vuruşu deniyor. Röveşata adını ise 1927'de İspanyollar takıyor. Ülke değil şapşati tarlası mübarek.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA