Türkiye'nin en iyi haber sitesi
İLKER GEZİCİ
İLKER GEZİCİ

Osmanlı’nın insana verdiği değer şifahanelerde gizli

Cumhurbaşkanı ’ın eşi ’la birlikte Edirne’de Trakya Üniversitesi’ne bağlı Sultan II. Müzesi ve ’nin ilk İmaret Müzesi’ni gezdik. Avrupa’da akıl hastalarının zincire vurulduğu dönemde Osmanlı’nın insana verdiği değeri bir kez daha gördük

'un fatihi Fatih Sultan Mehmet'in doğup büyüdüğü, İstanbul başşehir olduktan sonra bile gözden düşmeyen Edirne'deydim geçen hafta. Osmanlı'yı en iyi anlattığı düşünülen ve 'ın "Ustalık eserim" dediği Selimiye Camii'ni hediye ettiği, kervansarayıyla Meriç Köprüsü'yle kendisine has dokusu ve tarihi özellikleri olan Edirne'de, Cumhurbaşkanı 'ın eşi ve TBMM Başkanı Mustafa Şentop'la birlikte Trakya Üniversite'ne bağlı Sultan II. Müzesi ve 'nin ilk imaret müzesini gezdik. Edirne'nin tanıtımı açısından büyük önem taşıyan, kültür turizmi konusunda bir lokomotif görevi üstlenen Tunca Nehri kenarındaki Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi'ni gezerken Osmanlı'nın sağlığa bakışını ve insana verdiği değeri bir kez daha anlamış oldum.



MÜZİKLE TEDAVİ
Osmanlı darüşşifasının sunum ve modellemelerle anlatıldığı Sağlık Müzesi; 2004'te Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülü alırken, 2016'da UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne giren ilk üniversite müzesi olma özelliği taşıyor. Temeli 1484'te Sultan II. Bayezid tarafından atılan 1488 yılında hizmete açılan Edirne Darüşşifası, Tıp Medresesi ve Şifahane bölümlerinden oluşuyor. Düşünün Orta Çağ'da Avrupa'nın akıl hastalarını öldürdüğü, insanların içine şeytan girdi diye yakıldığı ve ciddi bulaşıcı hastalıkların olduğu yıllarda Osmanlı din, dil, ırk ayrımı yapmadan su, müzik sesiyle, aroma terapiyle, en ileri bitkisel ve cerrahi tekniklerle hastaları tedavi ediyordu. İşte o dönemin şefkat ve merhameti yüzyıllar sonra müze olarak bugüne taşınıyor. Şifaevi anlamına gelen darüşşifalarda hem hasta tedavi ediliyor hem de usta çırak yöntemi ile hekim yetiştiriliyormuş. Hastane ve tıbbiye olarak iki bölümden oluşan komplekste, devrin tıp eğitimi ve tedavi yöntemlerine tanıklık ediliyor. Cerrahiden kadın doğuma, akıl hastalığından kulak burun boğaza kadar dönemin tedavi yöntemleri ile tıbbiye eğitiminin balmumu heykellerle anlatıldığı müzede, su ve musiki sesi, kokulandırmayla da dönemin havası yaşatılıyor. Özellikle altı asır şifa dağıtan merkezde hastaların musikiyle tedavi edilmesi, 'müzik ruhun gıdasıdır' sözünü bir kez daha hatırlatıyor. Müzede dolaşırken, müzikle tedavide hangi makamın neye iyi geldiği konusunda da bilgilendiriliyorsunuz. Örneğin Rast makamı, neşe ve huzur duygusu; Saba makamı, cesaret ve kuvvet; Hüseyni makamı, sakinlik ve rahatlık; Hicaz makamı, alçak gönüllülük verir; Uşşak makamı da gülme isteği uyandırırmış.



İMARETHANE MÜZESİ TÜRKİYE'DE İLK
Trakya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Tabakoğlu mihmandarlığında müzeyi hayranlıkla gezen Emine Erdoğan'ın dediği gibi atalarımız hastalıklara şifa üzerinden yaklaşmış. 550 yıl önce, çağının ötesinde tedavi imkânları sunarak şifayı ilaçta olduğu kadar, doğada, yeme içmede, müzikte, yani yaşamın tam ortasında aramış ve sağlığı bir yaşam biçimi haline dönüştürmüş. Peki, sağlıklı yaşam için ilk kural nedir? Tabii ki sağlıklı beslenme... Osmanlı bunun önemini 15. yy.'da kavramış. Meyvelerden hazırlanmış şerbetlerin, çorbaların, tedavi amaçlı olduğu öğrenilince, hastalığın yemekle yenildiği çözülmüş. Bu amaçla mutfak kültürüne ayrı bir önem verilmiş, ihtiyaç sahiplerine yemek dağıtılmış. Bir yeri işgal ettiğinde yaptığı ilk işlerden biri imaret kurmak olan Osmanlı'yı Avrupalılardan üstün kılan en büyük özellik de yoksulları doyurmak...



KAVGA ÇIKMASIN DİYE ZERDE
İkinci durağımız İmaret Müzesi oldu. Türkiye'nin ilk imaret müzesi olma özelliğini taşıyan müzede döneme ait yaklaşık 200 parça mutfak gereçleri, imarette görev yapanları yansıtan balmumu heykeller, dönemin fotoğraflarının görülebildiği dijital masa bulunuyor. Geçmişteki sosyal yardımlaşmayı anlatan müzeyi dolaşırken hangi hastalıklarda hangi yemekler yendiğini de öğrenebiliyorsunuz. Örneğin Osmanlı hekimleri tedaviye yardımcı olarak çorbalar, aşlar ile tatlılar tavsiye ederdi. Yağ olarak en çok badem yağı kullanırdı. Sultan kızlarının düğünlerinde veya şehzadelerin sünnetlerine yoksullara yemek değil ziyafet verilirdi. Genellikle kuzu eti, pirinç pilavı ve zerde dağıtılırdı. Zerdenin içinde bulunan safran bitkisi insanı rahatlatıp gevşetir ve keyif verir. Böylece olası tartışma ve gerginliklerin önlenmesi amaçlanırdı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA