Türkiye'nin en iyi haber sitesi

CEM SANCAR

Fenni Sünnetçi

Nüfus sayımında sayılmayanlardandık...
İstanbul-Aksaray'ın anneanne evinden, bol gölgeli cennetimden dünyaya düştüğümde... 11-12 yaşlarımdaydım. Bahçelievler'in ıssız arka mahalleleri yaz sıcağında kavrulurdu. Biraz çukurda kalmasından mıdır nedir güneşte kalanların eridiği söylenirdi. O dereceydi.

Çocuklar sokağa anca akşamüstü çıkarlar tek kale filan yapıp top oynarlardı. Su yoktu, herkesin "çak kudu çak çak" tulumbalı kuyuları vardı. Damdaki saç depoya su çekmek maalesef benim görevimdi. Koca depo bir türlü dolmaz, hayatımı söndürürdü. Dolduğunda dama çıkar deponun altındaki kümesten güvercinleri çıkarır salar, taklacıların taklalarını seyreder ve her ne kadar anneannemin Tevhid terbiyesinden geçmiş olsam da babamın agnostizminin baskısıyla kafam karışmış olur... Fakat illâki güvercinlerin uçuşunu seyrederken mucizeyle yeniden tanışır ve bir yaratıcının olduğuna ânında iman ederdim. Bir de envaiçeşit kelebekleri gördüğümde...

O kanatlardaki renkler, o desenler... Geceleri ateş böcekleri çıktığında, elektrik olmadığından gazlı lüks lambasını söndürür, onları seyrederdik. Bir de yıldızlar daha yakın mıydı neydi? Gökyüzü bize gizemli ışıltılarla bakar, içimize bilinmez bir huşu akardı...

***

Serinlemek için bahçedeki su bidonlarına girerdik. Biraz kireç, harç filan kokardı ama olsun. Cumhuriyetin ilk idealist vali vekili sufi dedemin hovarda bir adama düşmüş ve bütün hayatı boyuncu durmadan çalışmış kızı, tombik anam, "Evlâdım bak bizim de havuzlu evimiz var," der gülerdi. Sonra bize tentürdiyot ile karıştırılmış zeytinyağı sürer bahçeye salardı. İki kardeş kızıl güneşin altında tam anlamıyla birer zenci olurduk...

O yaz siyah deri çantasının üstünde "Fenni Sünnetçi" yazan uzun boylu, şişman iri bir adam peyda oldu. Önce iki yan evde oturan Alevî, yoksul (herkes yoksuldu ama onlar daha bir yoksuldu) ailenin çocuğu ve benim kankam Rıza sünnet oldu. Daha sonra Mehmet. Mehmet, ben İstanbul ağzıyla konuştuğum için bana gıcık bir çocuktu. Onlar sünnet oldukça aldı mı bizi bir korku!

Annem bir akşam bahçeden domates patlıcan közleyip patlıcan salatası, yine bahçeden çıtır salatalık nane, koyu bir cacık kotarıp mangalda böbrek filan babama çilingir masası kurup iki kadehten sonra ondan sünnet parası koparınca bizim rüyalar kâbus oldu.

***

Bir pazar günü o kazulet bizim eve de geldi. Ben önceden "Fener forması" karşılığında kaderime razı olmuştum. Bundan kaçış yoktu anlamıştım. Ama biraz saf olan kardeşim kaçtı gitti, bir ağaca çıktı. Babam filan bütün mahalleli peşinden koşup kulağından tutup getirdiler. Fenni denen adam ne anestezi ne bir şey, bizi hart hurt kesti. Çığlıklarımız arşıâlâya çıktı. Kardeşim yaklaşık bir hafta ağladı. Öyle bir acıydı. Yaramızın üstüne karton kutular koydular arada penisilin serptiler, o kadar. Hava sıcak terliyoruz, acı bir türlü geçmiyor. Kardeşim ciyaklıyor. Köpeğimiz Reks çığlıkları duyuyor, kapının önünde inleyip duruyordu...


Sonunda günler geçti, pijamamızın önünü tutarak paytak ördek misali bahçeye çıkmaya başladık. Benim en büyük üzüntüm inşaat merdiveninden dama çıkamayıp güvercinlerime bakamamaktı.


Bu arada duyduk ki o sünnetçi kılığındaki Kasap neredeyse birçok çocuğa zarar vermişti. Mesela benim hasmım Mehmet çok çırpınınca onda da bazı kaymalar olmuştu. Oğlanın adı Çapraz Mehmet kalmıştı.

***

Tam da o sırada orayı sadece yazları bir sayfiye olarak kullanan düzgün bir komşuya şehirden misafir, sarışın mavi gözlü, etekleri mini mini, sevimli mi sevimli şirin bir kız gelmez mi? Mahalle yankılandı tabii. Birincisi mavi gözlü kimse yoktu, ikincisi ortada kız yoktu... Ben hemen pijamayı çıkarttım, eşofmanı çektim. Fakat yine öyle bacakları açarak yürüyoruz. Bahçede babamın bin bir itinayla diktiği gülü kopardım, kıza vereceğim. Çapraz Mehmet, Rıza filan bir grup yaralı çocuğuz orada. Diğerlerini atlatıp o güzellikle arkadaş olacağım, kararlıyım.


Bin bir heyecan gittim kıza gülü takdim ettim, mahallemize hoş geldiniz dedim. Kız gülü kocaman gülümseyerek ve gözlerini kapatarak kokladı. Samur kirpikleri gözümü aldı. Bu bir insan olamazdı, olsa olsa bir melek, öyle güzel. Sonra bana ve arkamda duran tuhaf gruba baktı, şımarık bir kahkaha patlatıp kaçtı:


"Böööğ, çirkinsiniz siiiz!"


Ulan dedim, keşke güle karabiber serpseydim. Çayırın ortasında biz birkaç paytak, eşofmanımızın önünü tutarak melül mahzun kaldık. Sünnetçi ayda yılda bir gelen (ilk şiirimi yazacak olduğum) peri kızına bizi rezil etmişti be...

***

Ertesi yaz yeni kurbanlar için ortaya çıkan sünnetçiyi bütün çocuklar taş atarak kovaladık. Ben kauçuk lastikli sapanımla birkaç taşı tam mâbadına isabet ettirdim. Adam evrile devrile nasıl kaçtı anlatamam. Ne var ki o mavi gözlü kız bir daha mahalleye gelmedi...


Şimdi şu yaşımda inanın bana, nerede bir "ilimsiz fensiz" görsem, saniyede o sünnetçiyi hatırlar ve gayriihtiyâri ceplerimde o eski yadigârımı, sapanımı ararım...

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.