Türkiye'nin en iyi haber sitesi

15 Eylül 2020'de Beyaz Saray'da imzalanan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Bahreyn'in İsrail ile ilişkilerini normalleştirmelerinin önünü açan sözde "İbrahim Anlaşmaları"nın üzerinden bir yıl geçti. Eylül 2020'deki gelişmelerin üstüne Fas ve Sudan da İsrail ile ilişkilerini normalleştirme kararı almış ve süreç daha da kapsamlı hale gelmişti. İbrahim Anlaşmaları, esasında var olan bir takım gizli ilişkilerin resmiyete dönüşmesi anlamına gelse de bölgedeki stratejik denklem üzerinde önemli bir etkiye sahip. Özellikle, Körfez ekseni ve İsrail arasındaki ilişkilere yeni bir ivme kazandıran anlaşma, sürekli olarak İsrail ve BAE'nin dış politika diskurunda tekrarlanmakta ve yeni şekillerde aktarılmakta.

Öyle ki İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid ve BAE Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed anlaşmaların birinci yıldönümüne binaen İngiliz Financial Times gazetesinde ortak bir yazı kaleme alarak İbrahim Anlaşmalarının Orta Doğu'nun geleceğine dair bir yol haritası olduğu savını ortaya koydular. Karşılıklı büyükelçilerin atanması ve Yair Lapid'in geçtiğimiz Haziran ayında BAE'yi ziyaret etmesi iki ülkenin ilişkilerinde devam eden bir dinamizme işaret ediyor. ABD'nin anlaşmaları bütünüyle desteklemesi hatta İbrahim Anlaşmalarının Cumhuriyetçi ve Demokrat siyasileri birleştiren nadir konulardan biri olması da süreci hızlandırmış ve kuvvetlendirmiş durumda. Biden ve Trump yönetimleri arasında mutlak ölçüde büyük bir süreklilik yaşanmasa da İbrahim Anlaşmaları bağlamında bir politika sürekliliğinin olduğu belirtilebilir.

"Benzeri görülmemiş bir barış projesi" olarak lanse edilen ve ABD dahil bütün tarafları tarafından ciddi bir kamu diplomasisi aracına çevrilen bu anlaşmanın propagandavari söyleminin ötesinde de etkisi mevcut. İlk etapta İbrahim Anlaşmaları İsrail'in uzun süredir amaçladığı bir dış politika hedefi olan Filistin meselesi ve Arap ülkeleri ile kurulan münhasır ilişkilerin ayrılması amacına hizmet ediyor. Yani İsrail artık Filistin için kapsamlı bir çözüme dahil olmadan Arap ülkeleri ile ilişkilerini normalleştirebileceğini İbrahim Anlaşmaları ile göstermiş oldu. Kısa ve orta vadede başka Körfez ülkelerinin de hem Körfez'in kendi içerisindeki rekabetten kaynaklı olarak hem de ABD'den gelecek teşvik ve baskıların sonucu olarak İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi bu açıdan şaşırtıcı olmayacaktır. Bütün bunlara ek olarak İsrail aynı zamanda bölgedeki en büyük rakibi olan İran'ın "doğal" etkinlik alanı olan Körfez'de yeni müttefikler elde ederek Tahran yönetimi ile olan mücadelesinde de yeni bir cephe açmış durumda.

İsrail'in Mısır ve Ürdün ile imzaladığı ve literatürde çoğu zaman "soğuk barış" olarak nitelendirilen anlaşmaların aksine, İbrahim Anlaşmalarının iklimi, içeriği ve doğurduğu sonuçları oldukça farklı. İsrail bu defa direkt olarak savaşmadığı ve ulus devletleşme sürecinde çatışmaya girmediği ülkeler ile kapsamlı bir normalleşmeye ve hatta stratejik sayılabilecek ilişkiler geliştirmeye başladı. İki ülke kamuoyunda da anlaşmaların popüler olması, süreci önceki barış anlaşmalarından ayırmakta. İsrail'in eski başbakanlarından Yitzhak Rabin'in Ürdün ile barış anlaşması imzaladıktan bir sene sonra Filistinliler ve Araplar ile barışmaya çalıştığı gerekçesiyle aşırı sağcı bir İsrailli tarafından öldürülmesini hatırlayacak olursak, bu anlaşmalara olan toplumsal tepkinin oldukça ayrıksı olduğunu belirtebiliriz. İsrail'in oldukça müphem bir şekilde bazı yerleşimci faaliyetlerine ara vereceği sözünün dışında Filistinliler açısından bir karar barındırmayan anlaşmanın bu konudaki eksikliği zaten yakın zamanda Gazze ve Batı Şeria'daki gerginliklerin eskilerini aratmayacak şekilde ortaya çıkmasından anlaşılıyor.

İbrahim Anlaşmaları Körfez'deki iç dinamikler açısından da olukça belirleyici olmuş durumda. BAE'nin İsrail ile normalleşme sürecine önderlik etmesi Körfez'deki büyük ağabey konumundaki Suudi Arabistan'ın rolünün azaldığının vesikası olarak değerlendirilebilir. 2002'de Suudi Arabistan önderliğinde oluşturulan "Arap Barış Girişimi", İsrail-Filistin meselesinin kapsamlı çözümü ve İsrail ile Arap ülkelerinin gelecekteki ilişkileri için ortaya konulmuştu. İbrahim Anlaşmaları ile birlikte bu girişim geçerliliğini yitirmiş gözüküyor zira Arap ülkeleri münhasır olarak İsrail ile ilişki tesis etmeye başladılar. Suudi nüfuzu altındaki Arap Birliği'nin bu girişiminin kenara itilmesi ve ABD dahil diğer Batılı aktörler tarafından İbrahim Anlaşmalarının İsrail ve Arap ülkeleri arasındaki gelecekteki ilişkiler için model olarak ortaya konması, Körfez'de ciddi bir nüfuz yarışına işaret etmekte.

BAE ve Suudi Arabistan'ın İsrail ile ilişkilerde alternatif rotalar belirlemeleri ve Suudi Arabistan'ın kendi iç siyasi aktörleri ve kamuoyundaki hassasiyetleri sebebiyle İsrail ile normalleşmeye sıcak bakmamasından ötürü Abu Dabi yönetiminin bu alandaki etkinliği epey artmış gözüküyor. Suudi Arabistan üzerinde her ne kadar İsrail ile ilişkileri normalleştirmek için bir baskı olsa da Riyad'ın kısa vadede böyle bir hamle yapması pek olası değil. İsrail ile ilişkileri normalleştiremeyen ve İsrailli yetkililer ile mütemadiyen gizli ve istihbari yöntemlerle görüşmeye sıkışan Suudiler için kenara itilme bu anlamda kaçınılmaz gözüküyor. BAE, Bahreyn ve İsrail ile gelecekte ilişkileri normalleştirebilecek diğer Körfez ülkeleri hem Batılı aktörler tarafından gelecekte teşvikler alabilecek, örneğin BAE'ye F-35 savaş uçaklarının satılması gibi, hem de yeni diplomatik etinlik alanları geliştirmiş olacaklar. Suudi Arabistan'ın ise benzer teşviklerden yararlanamayacak olması olası gözükmekte.

Son olarak, İbrahim Anlaşmaları ABD'nin bölge ile ilgili gelecekteki ilişkilerini nasıl tesis edeceğine dair izler de taşımakta. Obama döneminde başlayan ve Trump, sonrasında ise Biden ile devam eden ABD'nin bölgeden çekilmesi kapsamında ABD'nin artık proaktif rolünü bir kenara bırakıp dış politika vizyonunu bölge ülkelerine delege ettiğini belirtebiliriz. İsrail de özellikle ABD'nin Ortadoğu'daki en yakın müttefiki olarak İbrahim Anlaşmaları kapsamında gelişen stratejik konjonktürde bölgede yeni bir ittifak alanı yaratmış durumda. İran'a karşı yeni bir blokun oluştuğu ve ABD'nin İsrail-Arap diskurunun sürekli tekrarlandığı bu durumda Washington da bölgedeki varlığını kısıtlarken benzer dünya görüşüne sahip ülkelere yaslanmış durumda.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA