Türkiye'nin en iyi haber sitesi

BÜŞRA ZEYNEP ÖZDEMİR

Piyasadan Güç Siyasetine: Trump ve Yeni Enerji Güvenliği Arayışı

Donald Trump'ın yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte Beyaz Saray'dan gelen mesaj net; enerji meselesi artık serbest piyasaya bırakılacak bir alan değil, doğrudan güç siyasetiyle yönetilecek bir alan. Bugün mesele petrol ve gaz arzının çok daha ötesinde ticaret politikaları, yaptırımlar, stratejik ham maddeler ve güvenlik mimarisiyle birlikte düşünülmesi gereken bir güç enstrümanı. Bu çerçevede Trump'ın gümrük tarifeleri, Grönland ve Venezuela dosyaları ile nadir toprak elementleri (NTE) stratejisine verdiği ağırlık, ABD'nin küresel enerji rekabetinde kendisini nasıl yeniden konumlandırmak istediğini gösteren adımlar olarak okunmalı.

Tarife adımı, bu yeni yaklaşımın ekonomi üzerinden güvenliğin sağlanması anlayışının bir çıktısı. Bu nedenle Trump'ın gümrük politikasını yalnızca korumacılık olarak okumak eksik olur. Meselenin bir boyutu da tarifelerin enerji güvenliği denkleminde maliyetleri artırıcı etkisi. Enerji dönüşümünün temelinde yer alan şebeke yatırımları, iletim ekipmanları, güç elektroniği, kablo, trafo, batarya bileşenleri ve hatta yenilenebilir enerji projelerindeki temel girdiler hala küresel tedarik zincirlerine dayanıyor. Tarife rejimi sertleştiğinde fiyat şokları sadece tüketimde değil, yatırımların kararları ve finansman sağlanması konusunda da etkilerini hissettiriyor ve elektrifikasyon hızını yavaşlatıyor. Yavaşlama, fosil yakıtlar gibi kesintisiz güç kaynağı oluşturan kaynakların planlanandan daha uzun süre sistem sigortası olarak konumlanması demek. Bu nedenle tarifeler enerji güvenliğini yalnızca arz üzerinden değil, dönüşümün hızı ve maliyeti üzerinden belirleyen bir kaldıraç haline geliyor. Bu kaldıraç her oynadığında enerji piyasalarının yanında sanayi politikaları da etkileniyor.

Grönland başlığı ise bu yeni anlayışın daha stratejik bir yüzü. Grönland'ın yalnızca Arktik'te bir ada olarak okunması büyük resmin görünmesini engelliyor. Bugün Grönland dosyası enerji güvenliği tartışmasını fosil yakıtlardan çıkarıp kritik mineraller ve güvenlik mimarisi eksenine taşıyor. Arktik, küresel ısınmayla eriyen buzullar eşliğinde daha erişilebilir hale geldikçe yeni deniz rotaları, askeri üs alanları ve yeraltı kaynakları üzerinden jeopolitik değer kazanıyor. Trump'ın Grönland vurgusu, bu alanın artık büyük güç rekabetinin doğrudan sahası olduğunu hatırlatıyor. Dahası, Grönland'ın önemi sadece rezerv büyüklüğünden gelmiyor, hangi elementlerin hangi kullanım alanlarıyla ilişkili olduğundan geliyor. NTE'lerin özellikle neodimyum ve praseodimyum gibi mıknatıs ailesi rüzgâr türbinlerinden elektrikli araç motorlarına ve robotik teknolojilerine dek dönüşümün en kritik parçalarında kullanılıyor. Daha da stratejik olan ise ağır NTE'ler yani yüksek sıcaklık dayanımı sağlayan elementler. Bunlar ise savunma teknolojileri ve ileri imalat için kilit rol oynuyor. Bu yüzden NTE dosyası artık iklim politikası başlığı olmanın ötesinde teknolojik üstünlük ve askeri güvenlik başlığına dönüştü.

Venezuela hamlesi ise Trump Yönetimi'nin pragmatik yönünü temsil ediyor. Beyaz Saray, yaptırımlar ve diplomasi arasında bir denge kurmaya çalışırken enerjiyi bazen baskı, bazen de piyasayı yatıştırma aracı olarak kullanıyor. Venezuela dosyasının yeniden açılması petrol piyasasında arz ve fiyat istikrarı açısından kısa vadeli bir rahatlama beklentisi yaratabilir. Fakat uzun vadede jeopolitik risklerin fiyatlar üzerindeki etkisini daha baskılayıcı kılıyor. Yani mesele sadece piyasaya kaç varil sürüleceği değil, o varilin hangi siyasi koşullarda, hangi zaman diliminde, hangi belirsizlikle geleceği. Enerji güvenliği tam bu noktada öngörülebilirlik konusunda kilitleniyor.

Bu üç başlığı birbirine bağlayan nokta ise kritik mineraller ve Çin faktörü. NTE ve kritik minerallerde asıl kırılganlık çoğu zaman madenin yer altından çıkarılması aşamasında değil, ayrıştırma, işleme ve nihai ara ürün üretiminde yer alıyor. Çin'in bu değer zincirindeki ağırlığı Batı açısından bağımlılığı daha riskli hale getiriyor. Bu nedenle ABD'nin NTE stratejisi sadece yeni maden sahaları bulma arayışı değil, değer zincirini yeniden kurma, tedarik güvenliğini jeopolitik açıdan daha uyumlu bir düzleme taşıma çabası. Grönland'ın bu denklemdeki yeri de Batı'nın Çin yoğunlaşmasını kırma arayışındaki "alternatif kaynak" fikrinin somutlaştığı alan olarak okumak gerekiyor.

Avrupa Birliği tüm bu gelişmelerden en fazla etkilenen aktörlerden biri. Ukrayna Savaşı Avrupa'yı Rus gazından uzaklaştırırken hızlı bir şekilde ABD LNG'sine bağımlı hale getirdi. Fakat transatlantik hattında belirsizlik arttıkça AB'de, bir bağımlılığı diğerine mi değiştiriyoruz, tartışması kızışıyor. Üstelik AB için durum daha da kritik; bir yandan enerji arzını güvenceye almak zorundayken diğer yandan dönüşüm için gerekli kritik minerallerdeki bağımlılığını azaltmak istiyor. Bu ikisini aynı anda yönetemeyen her politika da ya enerji fiyatlarında oynaklık ya da sanayide rekabet kaybı olarak geri dönüyor.

Bu yazının kaleme alındığı tarih itibariyle 5. yılına giren Ukrayna Savaşı ise enerji güvenliğine üçüncü bir boyut ekliyor, altyapı dayanıklılığı. Savaş, enerji sistemlerinin sadece kontratlarla değil, şebeke güvenliği, saldırılara direnç, depolama ve esneklik kapasitesiyle ayakta kaldığını gösterdi. Bu bağlamda ABD'nin rolü yalnızca askeri destek ya da diplomatik girişimlerle sınırlı değil, savaşın seyri ve yaptırım rejimleri üzerinden Avrupa enerji güvenliği mimarisini yeniden şekillendiriyor. Savaş uzadıkça enerji altyapısına yönelik yıpratma stratejilerinin ekonomik ve toplumsal maliyeti büyüyor, bu da enerji güvenliğini doğrudan bir iç politika meselesi olarak gündemde tutuyor.

Türkiye açısından bu tablo yalnızca takip edilmesi gereken bir dış politika başlığı değil, Ankara'yı doğrudan etkileyebilecek bir gündem. Tarife uygulamaları ve ticaret savaşları enerji dönüşümü yatırımlarında maliyetleri artırarak sanayi tarafında da risk unsuru oluşturuyor. Bu durum NTE ve kritik madenleri Türkiye'nin yenilenebilir enerji teknolojileri ve savunma sanayii başta olmak üzere çok sayıdaki sektördeki rekabetçiliğinin koruması için değer zinciri inşa edilmesini bir zaruret haline getiriyor. Avrupa tarafından bakıldığında ise Türkiye için aynı anda hem fırsat hem de risk barındıran bir tablo söz konusu. AB'nin stratejik özerklik için tedarik ağını yeniden kurgulaması ve yakın coğrafyada güvenilir bir ortak arayışı uzun yıllardır en büyük ticaret partnerlerinden biri olan Türkiye'yi ön plana çıkarıyor. Ancak Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması gibi korumacı araçların devreye alınması standartların sertleşmesine ve uyum baskısının yükselmesine neden oluyor. Bu durum da Türkiye için bir yandan yeşil dönüşüm ve sanayi modernizasyonunu hızlandıracak bir itici güç yaratırken diğer yandan uyum maliyetleri ve rekabet baskısı nedeniyle kısa vadede yeni bir kırılganlık oluşturuyor. Bu nedenle Ankara-Brüksel hattında yakın dönemin belirleyici gündemi yalnızca ticaret hacmini artırmak değil, Türkiye'nin Avrupa'nın yeniden şekillenen tedarik mimarisinde hangi rolü üstleneceğini ve bu rolün hangi kurallar, standartlar ve yatırım öncelikleriyle destekleneceğinin netleştirilmesi olacaktır. Enerjinin giderek daha fazla güce dönüştüğü bu dönemde Ankara'nın doğru okuma yapması kadar bu okumayı sanayi politikası ve dış politika araçlarıyla da somut stratejiye çevirmesi belirleyici olacaktır.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.