Türkiye'nin en iyi haber sitesi

CÜNEYD ALTIPARMAK

CHP’nin Kuşatılması, Hukukun Perdelenmesi…

İstanbul'daki belediyelere dönük "yolsuzluk" ve "terör" örgütü soruşturması hukuki bir süreç olmasına rağmen, şüphelilerin "siyasi kimliği" konuyu politik gündeme taşıdı. Hatta bazı açıklamalara bakıldığında, "operasyonun bilindiği ve bunun için CHP yönetiminin hazırlıklar yaptığı" ortaya çıktı… Bizim baştan beri "ne bu acele" diye düşündüğümüz pek çok olayın sebebinin bu durum olduğunu öğrenmiş olduk. Büyük bir demokrasi şöleni ve "CHP tarihinde bir ilk" olarak sunulan önseçim görünümlü "temayül yoklaması" aslında bu sebeple ortaya atılmış meğer. Politik akıl olarak "başarılı(!)" bir çalışma olarak görülse de bu durum "yolsuzlukları" örtme, "parti içi tahakkümü tahkim etme" girişimiydi…

Mühür Kimde?

Önseçim meselesi gündeme geldiğinde aklıma ilk şu soru gelmişti. Aday belirleme ile aday gösterme farklı kavramlar. Günün sonunda yasal olarak aday göstermeye yetkili mekanizmalar ile belirleyenler arasında bir korelasyon yok. Zira birinin A demesi diğerinin B demesine engel değil. CHP için Cumhurbaşkanı adayını belirleme konusu Tüzüğünün 54. maddesine göre parti içi bir mesele iken milletvekilliğinden farklı olarak Cumhurbaşkanı adayı gösterme işlemi ise Anayasanın 101. maddesine göre Parti grubuna ait.

Zorunlu ve Duygusal Teşvik!

İmamoğlu bağlamında oluşturulan bu "yapılandırılmış teşvik" sürecinin olsa olsa tek hedefi olabilirdi. O da partinin adayı olarak engellenemez bir figür ortaya koymak… Zira kurultay sonrası "suların durulmadığı" bu evrede Kılıçdaroğlu'nun çekebileceği bir "isyan bayrağı" tüm planları alt üst edebilirdi. Kuşatma yaklaşımının bir kademe öncesinde hepimizin hatırlayacağı üzere "tamamen duygusal sebeplerle tercih değiştiren" delegeler olduğunu biliyoruz. Her iki olay arasında cereyan eden ve Genel Merkez'in müdahil olmadığı ve İmamoğlu tekelinde yürüten "İstanbul adaylarını belirleme" meselesini de unutmayalım.

1. Kasis: Esenyurt

Aday belirlemek ile kalmayıp "kent ittifakı" ile organik bir özdeşlik kurulmasının ardından başta İBB ve Esenyurt bağlamında uzunca bir süre "terör irtibatlılarının" göreve getirilmesi, şirketlerde yer alması söz konusu olmuştu. Hatta İBB yapılan idari soruşturmada kendini özetle "adli sicil kayıtlarında görünmeyen bir konuyu biz nasıl bilebiliriz" şeklinde "şeklen hukuka ve akla yatkın" görünen bir savunma irat etmişti. Ama maddi hukuk ve makul değerlendirme için sorulup cevaplanması gereken soru şuydu: "Bu kadar yoğun biçimde terör irtibat ve iltisaklıların çalışması normal mi?". Çünkü hukukun bir değerlendirme kriteri de "hayatın olağan akışı" olarak belirlenmiştir. Sonrasında daha yoğun bir kümelenme Esenyurt Belediyesinde tespit edildi ve gerisi zaten malumunuz: Terör nedeniyle görevlendirme yapılması…Halen tutuklu olan bir belediye başkanı…

2. Kasis: Beşiktaş

Esenyurt'taki gelişmelerin üzerinden henüz az zaman geçmişken Beşiktaş Belediye Başkanı ve ekibine yolsuzluk operasyonu düzenlendi. İBB'nin soruşturmasına benzer isnatlar söz konusuydu bu gelişmede: "Çıkar amaçlı suç örgütü", "ihaleye fesat karıştırma", "haksız mal edinme…" Böylece İmamoğlu tarafından belirlenen bir belediye başkanı daha tutuklanmıştı. Bu sürece dair partiden beklenen yüksek ses çıkmamıştı. Hatta Kılıçdaroğlu'nun "aday yapılmamalıydı" şeklinde serzenişinin olduğunu okuduk medyadan…

Diploma Meselesi

Tüm bu olaylar olurken İmamoğlu'nun mezuniyeti ile ilgili tartışma girdi gündemimize... Konu idari olarak soruşturulmuş ve sahtecilik şüphesi sebebiyle dosya savcılığa da tevdi edilmişti. Savcılık, İmamoğlu'nun ifadesine başvurduktan sonra diplomanın mahiyetinin araştırılması, bir rapor düzenlenmesi ve idari olarak gereken iş ve işlemlerin yapılması için İstanbul Üniversitesine yazı yazdı. Daha öncesinden başlatılan idari soruşturma neticelendi: Diploma iptal edildi. İptal gerekçesi başta pek net biçimde anlaşılamadı. Bir kısım hukukçu "geçen süreye" atıf yaptı, kimisi "hata olabilir ama bu İmamoğlu'na yüklenemez" dedi. Ancak sonuçta şöyle bir gerçek çıktı ortaya: YÖK'ün tanıdığı üniversiteleri, Türkiye'deki üniversitelere bildirdiği bunlar arasında o dönemde Girne Amerikan Üniversitesinin olmadığı, İmamoğlu'nun kaydı yapılırken üniversite geçiş işlemleri kütüğüne Kıbrıs'ta tanınan tek üniversitenin yani Doğu Akdeniz Üniversitesinin ismi yazılmıştı. Ve bu bir "açık hata" belki de hile ya da sahtecilikti!

Ve Soruşturma…

19 Mart'ta gözaltılar ve operasyon ile güne uyandık. İddia malum olduğu üzere "çıkar amaçlı suç örgütü" ve "terör" kapsamındaydı. Konuya dair ilk itiraz "davet ile gelebilecek kimselere…" şeklinde başlıyordu. Bu konuda bakılacak ilk yer, kolluğun bu tip suçlarda yaptığı mutat uygulamadır. Bu bir standarttır. Bunun dışına çıkılmışsa, eleştiriler makul görünebilir ama hiçbir zaman bu tip soruşturmalarda böyle olmamıştır. Yani davet değil operasyon tercih edilir. Bunun neden önemli olduğunu tutuklama kararına yansıyan ifadeden, yurt dışına kaçabilen birtakım şüphelilerden anlamak mümkün. Anımsayalım, İmamoğlu, polisleri bir süre bekletmiş ve kendi telefonunu vermemişti.

Yanlış Bilinenlerin Doğrusu…

Pek tabi masumiyet karinesi esastır. Haklarında "kuvvetli şüphe" dahi olsa şüpheliler suçludur denemez. Bizim burada değerlendirdiğimiz hususlar "halk arasında" dolaşan birtakım bilgiler de değil. Hukuki olarak ortaya konulan görüşlere dair. İlkin, savcılığın yaptığı açıklama eleştirildi. İddialara yer vermesi "masumiyet karinesini ihlal" ediyor dendi. Ancak açıklamada ifadelerin özenle seçilmiş olduğu, detay verilmediği ve sadece iddianın ortaya konduğu açıktı... Hatta daha geniş tutulabilirdi, zira iddialar vahim, gözaltına alınan ise "dünya şehirlerinden" birinin belediye başkanı idi. Kaldı ki Türk Yargı Etiği Bildirgesi (m.6.5) haber alma hakkı gündeme geldiğinde dengeli bir bildirimin gerektiğini ortaya koyuyor. Yine açıklamaların nasıl yapılacağına dair temel Rehber[1] düzenlemelerine aykırı bir yönü yok bu beyanatın!

Soruşturma İzni Gerekir Miydi?

Bir diğer konu ise Belediye Kanunu 47. maddeden kaynaklı meseleydi. Buna göre "içişleri bakanlığından izin" gerekiyor şeklinde tezler ileri sürüldü. Oysa Belediye Kanunun 47. Maddesi soruşturma iznini değil, görevden uzaklaştırma rejimini düzenliyordu. Belediye Başkanları için soruşturma iznini açıkça düzenleyen 4483 sayılı yasa ise yetkiyi İçişleri Bakanına veriyordu, ancak bir başka mevzuat devreye girerek bazı suçlar yönünden izin şartını kaldırıyordu. 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununun 17. maddesine göre irtikâp, rüşvet, basit ve nitelikli zimmet, görev sırasında veya görevinden dolayı kaçakçılık, resmî ihale ve alım ve satımlara fesat karıştırma, devlet sırlarının açıklanması veya açıklanmasına sebebiyet verme suçlarından veya bu suçlara iştirak hallerinde soruşturma izni gerekmemektedir.

Kurtarma "Dayanışması"

Durum böyle olunca her adımın hukukun önüne bir set çekme girişimi olduğu yönünde şüphe duymamak mümkün değil. "Şaibeli Kurultay" olarak nitelenen ve Sayın Özel'i Genel Başkanlık koltuğuna oturtan kongrenin iptaline ilişkin açılan davalarda ilk elde yani tedbir talepleri yönünden bir gelişme olmasa da dava süreci devam ediyor. İnen dayanışma sandığı ile uyumlu biçimde Özel'in "olağanüstü kurultay" çağrısının iki amacından birinin Kurultay'ın iptalini boşa çıkarma ve tutuklanmayı engelleme girişimi olduğu çok netti. Tutuklama yönünden yargı sürecine devam etti, kurultay için ise iptal edilse bile Kılıçdaroğlu'nun adaylığı bin kez düşüneceği bir atmosfer oluştuğunu görüyoruz. Ancak hukuken halen bir ihtimal var o da kurultayın tümünün değil sadece genel başkanlık seçiminin iptal edilmesi ve aynı adayların yarışmasına karar verilmesi durumu… Bir başka durum ise olası iptal kararının, karar tarihinden itibaren ileriye dönük tüm işlemleri geçersiz kılacağı gerçeği. Buna göre olağanüstü kongre, olmayabilir olsa bile hükümsüz kalabilir! Görünen o ki hukuken daha çok konuşacağız, bu çok net!

Saraçhane Meselesi

Çağrıların doğuracağı akıbeti tahmin etmediklerini düşünmüyorum CHP yönetiminin. Ancak işin çığırından çıkmasına ramak kala ve toplumsal fay hatlarını kısmen tahrip ettikten sonra bundan dönmelerinin sebebini okumaya çalışırken de biraz şüpheciyim… Yukarda belirttiğim gerekçelerle bence "olağan şüpheli" konumunda olan bu aklın, bu davranışlarını bir "güç gösterisi" veya "bir pazarlık payı" olarak anlamak ve bunun üzerinden bir yaklaşım geliştirmek gerektiği kanaatindeyim. Özellikle CHP'lilerin ve sokağa çıkanların bir an durup düşünmesi gerekiyor… Zira karşımızdaki özgür bir CHP değil, "cebren ve hile ile …bütün kaleleri zaptedilmiş" bir yapı. CHP kuşatma altında ve en koruma kalkanını "hukuku yıpratarak" kuruyor…


[1] *Yargıda Basın Sözcülüğü ve Medya İletişim Büroları El Kitabı, https://sgb.adalet.gov.tr/Resimler/Dergi/1332020110952Bas%C4%B1n%20so%CC%88zcu%CC%88lu%CC%88gu%CC%88%20.pdf

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.