ABD ve İsrail'in 28 Şubat'tan bu yana İran'a yönelik sürdürdüğü saldırılar 8 Nisan'da Vaşington ve Tahran'ın ateşkes anlaşması imzalamayı kabul ettiklerini duyurmalarıyla geçici olarak durdu. Savaş öncesi dönemde ve çatışmaların sürdüğü süreçte Türkiye, Umman ve Mısır gibi ülkelerin farklı boyutlarda arabuluculuk faaliyetleri olmuş ve birçok ülke çatışmaların son bulması için girişimler gerçekleştirmişti. Ancak özellikle İran tarafının tercihinin de etkisi ile geçici de olsa ateşkese uzanan süreçte taraflar arası iletişimde hassas bir arabulucu rolü oynayarak öne çıkan ülkenin ise Pakistan olduğu görüldü. Öte yandan arka planda ise ateşkes sürecinin en etkili ülkelerinden birisinin Türkiye olduğu söylenebilir. Nitekim Ankara, savaşın başından bu yana tarafsız bir tutum takınarak, ABD ve İran arasındaki iletişime aracılık yapabilen bir pozisyonda olmuştur. Öyle ki Hakan Fidan'ın ateşkes öncesi süreçte yoğun bir telefon diplomasisi yürüttüğü ve Pakistan'a süreçte en fazla destek veren aktör olduğu ifade edilmektedir.
Buradan hareketle esasında Türkiye ile Pakistan arasında yoğun bir koordinasyon olduğu söylenebilir. Nitekim özellikle son yıllarda Ankara ile İslamabad arasında süregiden yakınlaşma, iki ülkenin bu süreçte rol paylaşımı yaptığını da akıllara getirmektedir. Öyle ki, bu süreçte daha önce yaşanan benzer bir arabuluculuk sürecini hatırlatmıştır. ABD'nin Afganistan'dan çekilme kararı aldığı 2021 yılındaki süreçte Türkiye'nin de desteklediği Katar, Afganistan'daki Taliban ile iletişimde ve ABD ile Taliban arasındaki görüşmelerde başlıca rolü oynamış ve bu sürecin en etkili aktörlerinden birisi olmuştu. O dönem Türkiye de Taliban ile yoğun temaslar yürüttüyse de Katar'ın ana arabulucu statüsünü desteklemişti. Türkiye'nin yakın müttefiki olan Pakistan ile benzer bir koordinasyon ve stratejiyi ABD-İran arasındaki ateşkes sürecinde de hayata geçirdiği söylenebilir.
Bu noktada öne çıkan hususlardan birisi ise arabuluculuk mekanizmasının halen diplomaside en önemli kriz çözümü enstrümanlarından birisi olduğudur. Her ne kadar süreç içerisinde zaman zaman bu anlamda önemli güven bunalımları yaşanmış olsa da nihayetinde siyasi krizin çözümünde siyasi enstrümanlar etkili olmaktadır. Hatırlanacağı üzere savaşın başlamasından kısa bir süre önce o dönem ABD ve İran arasındaki arabuluculuk sürecini yöneten Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi ABD'deki CBC kanalına verdiği mülakatta "ateşkese hiç olmadığı kadar yakınız" ifadelerini kullanmış, ancak bu açıklamadan saatler sonra ABD'nin İran'a saldırıları başlamıştır.
Bu süreç şüphesiz hem arabulucu aktör hem de arabuluculuk mekanizması için ciddi bir itibar kaybı ve işlevsizlik doğurma riskini de beraberinde getirmiştir. Ancak geçmiş kriz ve çatışmalarda da benzer durumların yaşandığı dikkate alındığında kimi zaman aktörlerin farklı saiklerle güce başvurma eğiliminde olduğu söylenebilir. Bu noktada tarafların karşı tarafa güç kullanımı aracılığıyla mesaj verme, ani saldırılarla korkutarak geri çekilmeye ikna etme ya da krizi tırmandırarak pozisyon değiştirmeye zorlama gibi motivasyonları olabilmektedir. Ancak yine geçmiş tecrübelerin de gösterdiği üzere müzakereler devam ederken dahi çatışmalar yaşanabilmekte ve müzakereler geçici olarak sekteye uğrayabilmekte ancak nihayetinde ateşkes ya da kalıcı bir anlaşma imzalanabilmesi için taraflar aynı ya da farklı arabulucular eşliğinde masaya oturabilmektedir.
Umman'ın Maskat ve Roma'da yürüttüğü süreç ile başlayan ABD ile İran arasındaki arabuluculuk süreci 28 Şubat'taki saldırılardan sonra sekteye uğramış, süreç içerisinde Türkiye, Mısır ve Katar gibi aktörler arabuluculuk girişimleri gerçekleştirmiş ve nihayetinde Pakistan'ın arabulucuğuyla imzalanan bir ateşkes anlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Görüşmelerin sonraki aşamalarında iki tarafın Pakistan'ın başkenti İslamabad'da doğrudan buluşması kararlaştırılmıştır. Arabulucu olarak Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar'ın ev sahipliğindeki görüşmelerde çatışan tarafların katılımcılarına bakıldığında ise sadece arabulucunun değiştiği, buna karşın müzakereci tarafların heyetlerinin hemen hemen aynı olduğu görülmektedir. Nitekim Maskat ve Roma'daki görüşmelerde de ABD'yi temsil etmek üzere Donald Trump'ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner, İran tarafından da Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi katılırken bu isimlerin, bazı yeni aktörlerle birlikte İslamabad'daki görüşmelerde de hazır bulunacağı açıklanmıştır.
Bu noktada altı çizilmesi gereken bir diğer husus ise arabuluculuk süreçlerindeki aktör çeşitliğinin daha görünür hale gelmesidir. Nitekim geçmişte daha ziyade büyük güçlerin güdümünde giden arabuluculuk süreçlerinde özellikle son yıllarda tarafsız kalabilen güçlerin ve hatta bazı küçük ülkelerin de etkin oldukları gözlemlenmektedir. Bu noktada en öne çıkan ülkeler arasında Türkiye, Umman ve Katar gelmekteydi. Pakistan'ın ABD-İran görüşmelerinde devreye girmesi ise İslamabad'ı bu anlamda yeni bir aktör olarak ortaya çıkardı.
Sürecin gösterdiği bir başka husus ise küçük güçlerin her ne kadar süreç yönetmede başarılı olsalar da süreçleri sonuçlandırmada kısıtlı kapasiteye sahip olabildikleri ve orta güçler ya da büyük güçler kadar "bitirici" olamayabileceklerdir. Nitekim sonuç almada sadece taraflara eşit mesafede olmak ya da onlar arasında iletişimi sürdürebilmek yeterli olmamakta, ayrıca bir caydırıcı güç olma kapasitesinin varlığı da gerekmektedir. Umman'ın aylar süren arabuluculuk faaliyetleri ve gösterdiği yoğun çabaların ABD tarafından tamamen görmezden gelinerek yok sayılması bu anlamda önemli bir gösterge olmuştur. Dolayısıyla arabuluculuk süreçlerinde her ne kadar tarafların motivasyonları da etkili olsa da Türkiye ve Pakistan gibi büyük ya da orta güçlerin süreci yönetmelerinin sonuç almada daha etkili olduğu ifade edilebilir.