Türkiye'nin en iyi haber sitesi
KADİR ÜSTÜN

Floyd isyanları: Bir Amerikan gerçekliği olarak ırkçılık

George Floyd'un polis tarafından öldürülmesi Amerikan siyah toplumu için alışılmadık bir vaka değil aslında. Bu sefer farklı olan olayın görüntülenmesi ve kısa sürede medyada yarattığı infial oldu. Başkan Trump'ın olaya yaklaşımı da büyük bir çarpan etkisi yarattı. Siyahların sistematik olarak orantısız polis şiddetine maruz kaldığı herkesin malumu olmasına rağmen son senelerde bu gibi olaylara toplumsal tepki her seferinde artmaya devam etti. Gerek siyah toplumun gerekse genç beyaz nüfusun protestolarının şiddeti, zamana yayarak unutturma ve sorumlu kolluk gücü üyelerinin en fazla açığa alınmasıyla yetinilmesinin önlenmesi amacına matuf aslında. Gösterilerin isyan boyutuna varması da Trump yönetiminin olayları siyasi olarak yönetemediğinin en bariz göstergesi.

Irkçılığın Amerikan tarihinin tamamına yayılan kurucu ve kurumsal bir geçmişi var. Ülkenin kuruluş aşamasında iki buçuk asır boyunca Afrika'dan getirilen milyonlarca kölenin alın teri ve gözyaşı üzerine kurulduğunu söylemek abartı olmayacaktır. 1860'larda iç savaş noktasına gelindiğinde aslında endüstriyel kapitalist Kuzey'in tarım düzenine dayalı Güney'in bu kölelerin bedava işgücünden doğan 'haksız rekabetini' sona erdirmek arayışında olduğunu hatırlamak gerekiyor. Kuzey'in köleliği bitirmeyi sadece idealist değerler doğrultusunda istediğini düşünmek ve Güney'in bu ekonomik avantajını hedef aldığını görmemek naiflik olacaktır. Bu itibarla Amerika'nın 'birleşik devletler' haline gelmesini sağlayan İç Savaş gibi kurucu bir anında köleliğin ne kadar merkezi bir önemi olduğunu unutmamak gerekiyor.

Kuzey'in galibiyetiyle hukuki olarak sona eren kölelik gibi bir kurumun sosyo-ekonomik alt yapısı uzun süre değişmedi ve legal ayırımcılık yasaları çerçevesinde 1960'lara kadar devam etti. Amerikan filmlerinden hepimizin iyi bildiği ve özellikle Güney eyaletlerinde uygulanan ayırımcılık yasaları siyahlarla beyazların 'ayrı ama eşit' doktrinine dayanıyordu. Bu doktrinin anayasanın 4. maddesinde bütün vatandaşların eşit olduğu ifadesiyle çelişmediği savunuluyordu. 1960'lardaki sivil haklar mücadelesi döneminde federal olarak illegal hale gelen ayrımcılığın esasında yatan ayrı ama eşit anlayışının bugüne kadar devam eden sosyal bir realiteyi ifade ettiğini söyleyebiliriz.

Bu realite siyah nüfusun özellikle belli şehir merkezlerinde yoğunlaşmasıyla beraber beyaz nüfusun daha çok hali vakti yerinde şehir banliyölerinde yaşamaya başlamalarıyla oluştu. Şehir merkezinde çalışıp daha zengin banliyölerde yaşayan orta sınıf beyazlar aslında siyahlardan ayrı bir yaşam kurmuş oluyorlardı. Amerikan orta sınıfının – ki dünyanın ekonomik olarak en üretken ve genel nüfusa oranı en yüksek orta sınıflarından biridir – günlük hayatında siyah vatandaşlarla muhatap olduğunu ancak 'birlikte yaşamadığını' söylemek mümkün. Bunun elbette birçok istisnası var ve milyonlarca orta sınıf beyaz banliyösünde milyonlarca siyah yaşıyor, çocuklar aynı okullara gidiyor, ırklar arası evlilik çok yaygın. Aynı zamanda siyah azınlığın toplumdaki yüksek görünürlüğüne rağmen (özellikle spor, müzik, eğlence gibi sektörlerde) beyazlarla entegre olduğunu söylemek mümkün değil.

Toplumun içinde ve kenarında şeklinde tanımlayabileceğimiz siyah azınlığın ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 13'üne tekabül etmesine rağmen hapishanedekilerin yüzde 37'sini ve askerin %17'sini oluşturması çok şey ifade ediyor aslında. Sosyo-ekonomik yükselme konusunda birçok engele takılan siyah nüfus için fırsat eşitliğinden bahsetmek çok zor. Birçoğu 'gettodan' çıkabilmek için orduya yazılan siyahlar spor, müzik ve eğlence sektörlerinde başarıyla sınıf atlamaya çalışırken bunu özellikle şiddet, uyuşturucu ve kırılgan aile yapısının baskın olduğu bir sosyal realitenin etkisiyle başaramayanlar da hapishanenin yolunu tutuyor. Bunların dışında kalan George Floyd gibi 'sıradan' siyahlar da polisin siyah birini öldürme ihtimalinin beyazlara göre 2,5 kat daha fazla olduğu bir ortamda sistemik ırkçılığın kurbanı olmamak için uğraşıyorlar. Bu mücadele de sıklıkla Floyd'un yaşadığı trajik sonla bitebiliyor.

Floyd protestolarını özel kılan şeylerin başında olayın net biçimde baştan sona kameraya yakalanmış olması oldu ancak büyük bir siyasi krize dönüşmesinde Trump'a karşı muhalefet etkili oldu. Başlangıçtaki barışçıl protestolar bazı provokasyonlar (bazı gizli polislerin yağma ve şiddet başlattığı iddiaları) ve özellikle Başkan Trump'ın tweetleri yüzünden önü alınamaz hale geldi. Trump'ın sert biçimde cevap vermek istemesi ve yağmaya ateşle karşılık verileceği şeklindeki ifadeleri olayların çığırından çıkmasına neden oldu. Modern Amerikan tarihinde ilk defa mevcut başkanın eski başkanlar (Bush, Obama, Carter), genelkurmay başkanları (Dempsey, Mullen, Mattis) ve CIA direktörleri (Brennan, Hayden) tarafından açıkça eleştirildiğini gördük. Başkanlığının en önemli sınavı olan Covid-19 krizini bitirmeden Floyd protestolarıyla muhatap olan Trump'ın ciddi siyasi yara aldığını söyleyebiliriz.

Floyd vakası Amerika'nın yüzyıllardır devam eden ırkçılık sorununu bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya koydu ancak kimse bunun son olay olacağını düşünmüyor. Amerikan Kongresi şimdiden harekete geçti ve birçok hukuki önlem alınacak, yasalar geçirilecek ve polis prosedürleri yeniden yazılacaktır. Ancak tarihin bize gösterdiği gibi kurumsal ırkçılığın ortadan kalkması meselenin bütün boyutlarıyla topyekun bir mücadeleyi ve yeni nesillerin çok daha hassas olmasını gerektiriyor. Bunlar yapılsa bile sistemsel ve 'görünmeyen' ırkçılığın uzun süre devam edeceğini tahmin etmek çok zor değil.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA