Türkiye'nin en iyi haber sitesi

KEMAL İNAT

İran-ABD Anlaşması: Kazananlar ve Kaybedenler

İran gibi uzun süredir Amerikan, AB ve BM yaptırımlarına maruz kalmış bir ülkenin 28 Şubat'ta maruz kaldığı ABD ve İsrail saldırıları karşısında büyük kayıplara uğraması kaçınılmazdı. Dünyanın askeri ve ekonomik açıdan en güçlü ülkesi ile Ortadoğu'nun nükleer silahlara sahip tek ülkesinin aynı andaki saldırısının hedefi olmak İran'daki rejimin varlığı açısından olduğu kadar binlerce yıllık geçmişi olan bu ülkenin geleceği açısından da ciddi risklere işaret ediyordu.

ABD ve İsrail'in uluslararası hukuku ayaklar altına alan saldırıları sürerken Amerikan Başkanı Trump'ın sosyal medya hesabından yaptığı "Tahran'ı boşaltın" ve "(İran'da) Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek" gibi açıklamalar İran'ın karşı karşıya kaldığı tehdidin boyutlarını göstermesi açısından önemliydi. Ancak üç şey İran'ın bu tehdide karşı ayakta kalmasını ve saldırganların geri adım atmasını mümkün kıldı: Füze kapasitesi, Hürmüz Boğazı'nın jeostratejik önemi ve halkın bir kesiminin rejime destek vermeye devam etmesi.

İçeride kendisine destek veren kitleler sayesinde ayakta kalmayı başaran Tahran yönetimi, bir yandan Hürmüz Boğazı'nı kapalı tutmayı başararak küresel ekonomide neden olduğu zararlar sayesinde Trump yönetimini savaşı sona erdirme arayışına sevk ederken diğer yandan sahip olduğu füze kapasitesiyle ABD'nin Ortadoğu'daki üslerine ve Körfez ülkeleri ve Ürdün gibi müttefiklerine etkili saldırılar düzenleyerek bu ülkelerin Washington'a savaşı durdurması konusunda baskı yapmasını sağladı.

Savaşın en büyük kaybedeni İsrail

ABD eliyle İran'ın füze kapasitesinin, vekil güçleriyle bağlarının ve nükleer çalışmalarının yok edilmesi hedefiyle savaşa giren İsrail açısından Tahran ile ABD arasında imzalanan anlaşma tam bir yenilgi anlamına geliyor. Son ana kadar ABD'nin savaştan çıkmasını önlemeye çalışan ve bunun için sürekli olarak İran'ın kırmızı çizgisi olarak gördüğü Lübnan'a saldıran Netanyahu yönetiminin bundan sonraki süreçte de anlaşmanın geçersiz kılınması ve ABD'nin yeniden savaşa dönmesi için elinden geleni yapacağına kuşku yok. Bunun için Trump'a yaptığı baskı ve şantajın, siyonizmin ABD'deki etkisi ve geleceği açısından ciddi riskleri de beraberinde getirdiği söylenebilir.

Trump'ın en büyük destekçisi MAGA hareketinin önemli isimlerinin İsrail lobisinin ABD'deki etkisini sorgulamaya başlaması ve Başkan Trump'ı da siyonist çıkarların peşinde giderek İran'a karşı savaşa girip Amerikan ekonomisine zarar vermekle suçlamaları İsrail'in ABD'deki gücünün sınırlarını göstermesi açısından önemlidir. Trump'ın, Netanyahu'nun baskısıyla İran'a karşı istemediği bir savaşa sürüklenmesi bir yandan siyonistlerin ABD'de ulaştıkları gücün zirvesini gösteriyor (zira önceki başkanları İran'a saldırmaya ikna edememişlerdi) ama diğer yandan bunun baskı ve muhtemelen tehdit ve şantajla (Epstein dosyası) gerçekleşmiş olması Netanyahu ve diğer siyonist önderlerin ABD'de aldıkları riski de gözler önüne seriyor.

ABD Başkanı üzerinde kurdukları bu baskının neden olduğu gerilimin siyonistlerin ABD'deki etkisi açısından "sonun başlangıcı" anlamına mı geleceğini yoksa bu güç gösterisinin ardından ABD'de kurdukları "korku imparatorluğunun" daha da mı güçleneceğini zaman gösterecek. Trump'ın, Netanyahu'nun şiddetle karşı çıkmasına rağmen İran ile barış anlaşması imzalayıp ülkesini savaştan çekmeyi göze alması şimdilik birinci ihtimalin lehine bir işaret gibi görünüyor ancak siyonistlerin ABD'de yüzyılı aşkın süredir inşa ettikleri gücü de hafife almamak gerekir.

İsrail'in en büyük kayıplarından biri de ABD gibi bir gücü yanına almış olmasına rağmen İran'ı yenilgiye uğratmayı, rejimini çökertmeyi ve füze kapasitesini yok etmeyi başaramamış olmasıdır. Aksine İran'ın delinemez denilen Demir Kubbe'de büyük gedikler açan taktik SİHA ve balistik füze saldırıları İsrail'in vurulamazlığı üzerine inşa edilen caydırıcılığına büyük zarar verdi. İsrail/ABD'nin tükenmeye başlayan savunma füzeleri gelen bütün saldırıların karşılanamaması sonucunu doğururken Hizbullah tarafından atılan füzeler bile kolaylıkla hedefini vurdular. Bu durum, İsrail'in daha önceki saldırılarıyla Hizbullah'ı çökerttiği iddialarının boşa çıkması sonucunu doğururdu. ABD-İran Anlaşmasında, İran'ın füze kapasitesinden bahsedilmemesi İsrail açısından ciddi bir zafiyet ortaya çıkardı.

İkinci büyük kaybeden Trump

Her ne kadar İran ile imzaladığı anlaşmayla "yol yakınken zarardan dönmeye" çalışsa da bu yola girdiği için ve dönmekte geç kaldığı için, söz konusu anlaşma ABD Başkanı Trump'ın savaşın ikinci en büyük kaybedeni olduğunu gösterdi. Siyonist lobinin baskısıyla ülkesini aslında istemediği bu savaşa sürükleyen Trump, hem ABD ekonomisine ciddi zararlar verdi hem de başta Körfez ülkeleri olmak üzere müttefikleri nezdinde büyük güven kaybına uğradı.

İran'ın misilleme saldırılarına ve Hürmüz Boğazı'nı kapatmasına engel olamayarak dışarıda müttefiklerinin öfkesine yol açan Trump, içeride de en büyük destekçi kitlesi MAGA hareketinin bazı kesimlerinin kendisine karşı mesafe koymasına neden oldu. Kendisinden ABD'nin ekonomik sorunlarına çözüm bulmasını bekleyen ve Amerikan kaynaklarının başka ülkelere aktarılmasına karşı çıkan bu kesimler Trump'ın İsrail lobisinin baskısıyla kazanamayacağı bir savaşa sürüklenmesinden ciddi şekilde rahatsız oldular. Trump'ın siyonist lobinin baskılarına karşı koyamaması ve geniş kitlelerin desteğini kaybetmesinin Kasım'daki Kongre ara seçimlerinde etkisini göstermesine kesin gözüyle bakılıyor. Cumhuriyetçi Partinin Kongre'nin en az bir kanadında, belki iki kanadında çoğunluğu kaybetmesi durumunda Trump'ın son iki yılının çok zorlu geçeceği öngörülebilir.

Ayrıca iç siyasette bu şekilde desteği azalmış ve zayıflamış Trump'ın, İran ile imzaladığı anlaşma nedeniyle siyonistlerin daha fazla baskısına maruz kalacağı da söylenebilir. Şimdiye kadar Trump'a istediklerini yaptırma konusunda başarılı olan İsrail lobisinin artık İran'a karşı savaşmak istemeyen ve İsrail'in, Lübnan'daki Hizbullah'a saldırmasına karşı çıkan ABD Başkanı'na yönelik çok yıpratıcı bir kampanya başlatması söz konusu olabilir.

Anlaşmanın en büyük kazananı İran

Ülkesindeki binlerce hedef vurulan, başta dini lideri Ali Hamaney ve üst düzey siyasetçiler ve komutanları olmak üzere çok sayıda insanını kaybeden İran savaşın kaybedenleri arasında yer alıyordu. Ancak İran'daki rejimin ayakta kalması ve ABD/İsrail'in amaçlarına ulaşmalarına izin vermemesi artık İran'ın, süper güç ABD'nin yenilgiye uğratamadığı bir ülke olarak anılmasını sağlayacak. İran saldırıları karşısında ABD'den umdukları desteği bulamayan Körfez'in karşısındaki ülkelerin de İran ile ilişkilerini şekillendirirken artık karşı komşunun bu "ABD'nin yenilgiye uğratamadığı ülke" imajını dikkate alacaklarını öngörmek yanlış olmaz.

ABD ile varılan anlaşmaya göre, İran'ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılacak olması ve bu ülkeye karşı yaptırımların kaldırılacak olması da İran'ın orta ve uzun vadede ekonomik ve askeri kapasitesinin ciddi şekilde artmasına zemin hazırlayabilir. Netanyahu ve siyonist lobinin etkisiyle, 2015 yılında imzalanan İran nükleer anlaşmasını "tarihin en kötü anlaşması" diye kötüleyip anlaşmadan çekilen Trump'ın şimdi İran'ı zincirlerinden kurtaracak olan ve daha fazla taviz içeren bir anlaşmaya razı olması, Tahran'daki rejimin özgüvenini artırabilir. Yaptırımların kaldırılmasının ve İran'ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasının yanında "Amerika Birleşik Devletleri'nin, bölgesel ortaklarıyla birlikte İran'ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık nihai bir plan hazırlamayı taahhüt etmesi" Vaşington'un bir tür savaş tazminatı taahhüdü olarak okunabilir. Körfez ülkelerinin bu "savaş tazminatını" ödemeye istekli olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

İran'ın füze kapasitesi ve vekil güçleriyle bağları konusunda çerçeve anlaşmasında herhangi bir kısıtlayıcı düzenleme olmaması İran'ın en büyük kazanımlarından biridir. Netanyahu yönetiminin Trump'ı 2015 anlaşmasından çekilmeye ve bu ülkeye karşı yeni yaptırımlar uygulamaya ikna ederken ileri sürdüğü en önemli argümanlar anlaşmanın İran'ın füze kapasitesini ve vekil güçlerini içermemesiydi. Şimdi ABD'nin bu konuda da geri adım attığı görülüyor. Trump yönetiminin, ateşkesin Lübnan'ı da kapsadığını kabul etmesi, aslında İran'ın Hizbullah ile bağlarını kabul etmesi anlamına geldiği gibi Tahran'ın Hizbullah'ın hamisi olarak İsrail'den Lübnan'ı hedef alacak saldırılara karşı füze saldırılarıyla cevap vermesini de kabul etmesi şeklinde de okunabilir.

İran'ın en büyük kazanımlarından biri, zorda kaldığında Hürmüz Boğazı'nı kapatıp küresel enerji ticaretine büyük zararlar verebileceğini göstermiş olmasıdır. Tahran yönetimi, kendisine karşı uygulanan yaptırımlar sırasında Hürmüz'ü kapatma tehdidinde bulunuyordu ama İran'ın böyle bir güce sahip olduğuna şüpheyle yaklaşılıyordu. Şimdi İran, ABD gibi bir gücün bütün çabalarına rağmen Hürmüz Boğazı'nı kapalı tutabileceğini gösterdi.

ABD ve İsrail'in diplomasi ve imzalanan anlaşmalar konusundaki bugüne kadarki tutumları bu iki ülkeyle yürütülen müzakerelerin ve imzalanan anlaşmaların pek anlam taşımadığını, gerek Netanyahu'nun gerekse Trump yönetiminin her an saldırgan politikalara geri dönebileceğini gösteriyor. Bu nedenle ABD ile İran arasında imzalanan anlaşma şimdilik İran açısından ciddi kazanımlara işaret etse de İsrail gerek Lübnan'ı gerekse doğrudan İran'ı hedef alacak yeni saldırılarıyla anlaşmayı ortadan kaldırıp ABD'yi yeniden savaşa sürüklemeye çalışacaktır. Netanyahu'nun bu çabasında Vaşington'daki etkili siyonistlerin desteğini alacağına da kuşku yok.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA