Uluslararası sistem son yıllarda köklü bir dönüşümden geçiyor. Soğuk Savaş sonrası dönemin kurumsal liberalizmine dayalı uluslararası hukuk, uluslararası kurumlar ve normatif düzen anlayışı giderek baskı altında. Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalesi, Orta Doğu'daki sürekli huzursuzluk, Venezuela gibi Latin Amerika örnekleri, devlet egemenliğinin ve uluslararası hukukun bağlayıcılığı konusunda ciddi soru işaretleri yarattı. Bu sürecin merkezinde artık sadece askeri güç değil ekonomik baskı, enerji ve tedarik zincirleri, teknoloji kapasiteleri ve çok taraflı kurumlar üzerindeki hegemonya mücadelesi var. Bu yeni güvenlik paradigması, ABD'nin bölgesel stratejilerinden Çin'in artan küresel etkisine, Avrupa'nın stratejik özerklik arayışlarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Bu bağlamda Uzakdoğu, bugün küresel jeopolitik rekabetin en canlı arenalarından biri halinde.
Bu güç merkezli uluslararası güvenlik paradigması değişimi içerisinde Uzakdoğu da bu dönüşümün en somut örneklerinden biri olan Japonya'nın savunma politikalarındaki dramatik değişimdir. Geleneksel olarak 20. yüzyılın ortasından beri uygulanan silahsızlık politikasına sahip olan Tokyo, Çin'le artan gerilim ortamında askeri harcamalarını rekor seviyeye çıkarmaya hazırlanıyor ve mevcut beş yıllık plana göre savunma bütçesini GSYH'nin yüzde 2'sine çıkarma hedefini erkene çekiyor. Bu adım, Japon güvenlik doktrinini klasik pasifizmden stratejik caydırıcılığa doğru kaydıran bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkmakta. Çin'in Güney ve Doğu Çin Denizi'ndeki baskınlığının bir yansıması olan ve Çin-Japonya arasında bir gerilim oluşturan bu değişim aslında çok yeni bir olgu değil. Bu rekabetin kökleri sadece güncel askeri denge sorunlarına değil, tarihsel hafızaya ve bölgesel egemenlik iddialarına dayanıyor.
Senkaku/Diaoyu adaları meselesi hem tarihsel hem stratejik bir düğüm noktası. Doğu Çin Denizi'nde Tayvan açıklarında yer alan bu adalar, iki ülke arasında pek çok kez gerilime yol açmakla beraber bugün hâlâ diplomatik gerginlik ve askeri sinyalleşme alanı. ABD'nin bölgedeki ittifak ağı ve güvenlik taahhütleri de bu dinamiği karmaşıklaştıran asli unsurlarından. Washington'un Japonya ile Savunma Anlaşması, Tayvan Boğazı'ndaki olası bir krizde kilit rol oynayabilecek bir bağ yaratıyor ve Japonya'nın da bu bağa daha aktif katılma isteği Çin tarafından sert tepkiyle karşılanmakta. Bu bağlam içerisinde geçtiğimiz aylarda Japonya Başbakanı Sanae Takaichi'nin parlamentoda, Çin'in Tayvan'a yönelik olası bir saldırısında bunun Japonya'nın "hayatta kalmasını tehdit eden" bir durum oluşturacağını söylemesi, ilişkilerde yeni bir kırılma yarattı. Bu açıklama, Pekin'in sert tepkisine yol açtı ve sadece diplomatik bir sürtüşme olmaktan çıkıp çok katmanlı bir kriz haline geldi. Bu açıklama sonrası Çin, Japonya'ya yönelik ekonomik baskı araçlarını devreye sokarken kültürel değişim programlarını iptal etti ve ticaret kısıtlamaları getirdi; Japonya ise bölgesel caydırıcılığını güçlendirme yönünde adımlarını artırdı.
Japonya tarafında yaptığı açıklama ile bu gerilimin merkezindeki isim ise 2025 Ekim'de göreve gelen ilk kadın Başbakan Sanae Takaichi. Takaichi yönetimi, geldiği kısa süre boyunca Japonya'yı pasif savunma doktrininden uzaklaştırma yönünde adımlar atıyor. Bu adımların kökleri, Shinzo Abe'nin yıllar önce başlattığı savunma politikasının daha ileri bir aşaması olarak okunabilir; Abe, Japon güvenlik stratejisini ABD ile daha entegre hale getirmiş, 9. maddeyi fiilen esneten uygulamalar desteklemişti. Takaichi ise bu çizgiyi daha kararlı biçimde sürdürme niyetinde. Japonya'nın 2026 mali yılı için savunma bütçesini rekor seviyeye, yaklaşık 9 trilyon yenin üzerine çıkarma kararı, bu yeni yönelimin mali altyapısını oluşturuyor. Geçmiş planların ötesine geçilerek uzun menzilli caydırıcılık ve insansız sistemler gibi yeni yetenekler öncelik kazandırıldı. Bu askeri dönüşüm sadece bütçe ile sınırlı değil, Takaichi hükümeti, aynı zamanda savunma ve dış politika doktrinlerini revize etmeyi ve kolektif savunma kapasitesini daha etkin kılmayı hedefliyor. Bu çerçevede Savunma Bakanı olarak atanan Shinjirō Koizumi de savunma teçhizat ihracatı kurallarını gevşetme ve teknoloji transferini hızlandırma yönünde adımlar atmakta. Böylece Japonya, bölgedeki ittifak ağını güçlendirme ve ABD ile ortak üretim-tedarik zincirlerini geliştirme fırsatlarını da değerlendirebilecek bir siyasi pozisyon arıyor. Japon iç siyasetine baktığımızda ise uzun süredir devam eden LDP-Komeito koalisyonunun yerini LDP-Ishin koalisyonunun aldığını gözlemledik. Şu anda ise Takaichi, bu politikalarının meşruiyetini pekiştirmek için başvurduğu araçlardan biri de erken seçim oldu. Japonya Başbakanı parlamentoyu feshederek 8 Şubat 2026'da erken genel seçime gitme kararı aldı. Bu adım, hükümetin ekonomik ve güvenlik politikalarına halk desteğini artırma amaçlı bir strateji niteliğinde. Ekonomide vergi kesintileri, tüketici destek paketleri ve savunma harcamalarındaki artış ile seçime giren Takaichi, ülke içindeki onay oranını güçlendirerek ajandasını meşrulaştırmayı hedefliyor. Bu erken seçim, aynı zamanda Liberal Democratic Party'nin (LDP) iktidar içindeki konumunu da yeniden tanımlama fırsatı sunuyor. Şüphesiz erken seçimin sonucu Japonya'nın proaktif politikasının ne derece devam edeceği konusunda önem arz etmekte. Süreç ise Japon kamuoyunda da tartışmalar yaratmakta. Savunma harcamalarının artması, bazı kesimlerce güvenlik tehditlerine karşı gerekli bir hassasiyet olarak görülürken, diğer kesimler bütçe yükünün ekonomik refaha ve sosyal hizmetlere zarar verebileceği endişesini taşıyor.
Uzakdoğu'daki bu dinamikler yalnızca Japonya-Çin ilişkisiyle sınırlı değil. Tayvan, bölgesel güvenlik denkleminde kritik bir odak olmaya devam ediyor. Pekin'in Tayvan'a yönelik stratejileri, bölge ülkelerini daha aktif bir caydırıcılık politikası geliştirmeye itiyor. Bu bağlamda Japonya'nın Japonya-ABD ittifakına daha fazla yük taşıma isteği, Tayvan Boğazı'ndaki olası bir kriz senaryosunda yeni sorumluluk alanları yaratıyor. Öte yandan Güney Kore ve Kuzey Kore de bölgenin güvenlik mimarisi içerisinde iki diğer önemli aktör konumunda. Güney Kore, hem ABD ile iş birliğini güçlendiriyor hem de Çin ile pragmatik ilişkiler sürdürmeye çalışmakta. Bu durum, Japonya'nın daha sert tutumuyla kontrast oluşturuyor. Kuzey Kore'nin nükleer programı ve balistik denemeleri ise tüm bölgeyi uzun süredir stratejik belirsizliğe itmekte. Bu bağlamda bölgeye baktığımızda Uzakdoğu'nun bugünkü uluslararası güvenlik paradigması klasik güce indirgenemeyecek kadar karmaşık bir yapıya sahip. Japonya özelinde bu dönüşüm, askeri harcamaların artışı, siyasi stratejilerin yeniden tanımlanması ve bölgesel ittifakların evrilmesi saldırganlıktan ziyade realist savunmacı konumunda. Bölgedeki dengeyi sağlayarak statükoyu koruma amacı taşımakta. Takaichi'nin siyaseti, Abe'nin mirasını sürdürürken aynı zamanda Japonya'nın güvenlik rolünü daha proaktif bir konuma taşıyor. Çin-Japonya gerilimi, ABD'nin Asya stratejisi ve Tayvan faktörü bu karmaşık denklemde belirleyici unsurlar. Bununla beraber Uzakdoğu'da yeni bir denge arayışı sürecek gibi görünüyor; bu arayışın hem bölge hem küresel sistem üzerinde derin etkileri olacaktır. Özellikle ABD'nin bu gerilimin ne derece içine çekileceğine bağlı olarak ve bununla beraber Japonya ve Çin'in önümüzdeki dönemde nasıl pozisyon alacağı, sadece bölge ülkelerinin değil, tüm uluslararası toplumun güvenliğini etkileyecek bir kavşağın işareti olabilir.