Türkiye'nin en iyi haber sitesi

MEHMET RAKİPOĞLU

Essiz İşgal: İsrail Mescid-i Aksa’nın Statüsünü Nasıl Değiştiriyor?

28 Şubat 2026'da İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik başlattığı uluslararası hukuku çiğneyen saldırganlığının hemen ardından İsrail, Mescid-i Aksa külliyesini tamamen kapattı. Kırk gün boyunca süren bu kapatma kararı, yalnızca alanı idari olarak yöneten Ürdün İslam Vakfı personelinin ibadete devam edebildiği, diğer tüm Müslümanların ise Kudüs'ün farklı mescitlerinde ibadet etmek zorunda kaldığı tarihsel bir kırılma noktasına işaret etmektedir. Söz konusu kapatma, Ramazan Bayramı namazının da yasaklanmasına yol açmıştır. Bu fiili durum, işgalci İsrail'in Kudüs'ün doğusunu işgal ettiği 1967'den bu yana yaşanan ilk örnek olarak zuhur etmiştir. Mevcut tablo, işgal otoritesinin öne sürdüğü güvenlik gerekçesinin ötesinde, onlarca yıldır sistematik ve kademeli biçimde inşa edilen bir egemenlik stratejisinin en belirgin dışavurumudur.

Hukuki Çerçevenin Erozyonu

Mescid-i Aksa'nın uluslararası hukuktaki statüsü, tartışmaya kapalı biçimde tanımlanmış bir çerçeveye dayanmaktadır. 1967'de dönemin İsrail Savunma Bakanı Moshe Dayan ile Ürdün tarafından yetkilendirilen Kudüs İslam Vakfı arasında varılan mutabakatta, kutsal mekânların "İslam'a ait" olduğu ve İslami idare altında kalmaya devam edeceği tescil edilmiştir. Bu düzenleme, 1994 İsrail-Ürdün Barış Antlaşması'nın dokuzuncu maddesiyle de pekiştirilmiş; antlaşma, İsrail'i, Ürdün'ün Müslüman kutsal mekânları üzerindeki özel vesayet rolüne saygı göstermeye bağlamıştır. Fakat söz konusu çerçeve, her ne kadar Ürdün ile İsrail arasında imzalanmış olması hasebiyle hukuksal bir zemin kazanmış olsa da işgalci İsrail tarafından pratik diplomatik mutabakatların ürünü olarak kodlanmış, bundan ötürü kolaylıkla ihlal edilen ve ihlal edilmesi halinde herhangi bir yaptırım uygulanmayan bir sürece dönüştürülmüştür.

İsrail, bu hukuki yükümlülükleri sistematik biçimde fiilen geçersiz kılmaktadır. 2003 yılından itibaren Siyonist kolluk kuvvetleri, Kudüs İslam Vakfı'nın herhangi bir onayı olmaksızın Yahudi yerleşimcilerin/teröristlerin mescit avlusuna grup hâlinde girmesine tek taraflı olarak izin vermeye başlamıştır. Aksa Tufanı sonrası ortaya çıkan konjonktürde ise yerleşimci teröristlerin, aşırı sağcı aktivistlerin ve hükümet yetkililerinin polis koruması altında gerçekleştirdiği baskın sayısı hızla artmıştır. Bu süreç, fiziksel bir tahribat stratejisi izlemek yerine kümülatif emsal oluşturma yoluyla işleyen, son derece hesaplı bir statü dönüşümünü ifade etmektedir.

Fiilî tablonun boyutları açıktır: 2026 yılında Fısıh Bayramı döneminde hayvan kurbanı getirmeye yönelik yedi ayrı girişim kayıt altına alınmıştır. Sahadaki bu fiili durum, 1967'den bu yana görülen en yüksek rakam olup mescidin İslami karakterini dönüştürme niyetinin belgelenmiş kanıtı niteliğindedir. Öte yandan yerleşimci teröristlerin baskın süreleri kademeli olarak uzatılmış ve yalnızca birkaç yıl içinde günlük altı buçuk saate çıkarılmıştır. Belki de en çarpıcı gösterge, İsrail Yüksek Mahkemesi'nin son dönemdeki kararlarında alanı yalnızca "Tapınak Dağı" olarak tanımlaması ve Mescid-i Aksa adına hiçbir biçimde yer vermemesidir. Kurumsal terminoloji aracılığıyla gerçekleştirilen bu kimlik yeniden tanımlaması, hukuki argümanı fiilî uygulamanın da önüne geçirmektedir.

Netanyahu hükûmetinin söylem düzeyindeki tutumu, bu stratejinin iç tutarlılığını aydınlatmaktadır. Başbakanlık ofisi zaman zaman statükonun değişmediğini kamuoyuna açıklarken, Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben-Gvir, Mescid-i Aksa'da Yahudilerin ibadet etme hakkına sahip olduğunu defalarca açıklamıştır. Ben-Gvir, mescit alanında Yahudi sinagog inşasını nihai hedef olarak ilan etmiş, bir ziyareti sonrasında "Burada kendimi ev sahibi gibi hissediyorum" demiştir. Bu söylemsel çelişki bir tutarsızlıktan ibaret değildir, aksine İsrail'in egemenlik stratejisinin yapısal bir bileşenidir Buna göre Siyonist rejim açısından diplomatik zemin için statükonun söylemsel düzeyde korunması, fiilî düzeyde ise sistematik olarak çökertilmesi gerekmektedir.

Aksa Tufanı Sonrası

7 Ekim 2023'te gerçekleştirilen Aksa Tufanı operasyonu, tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirildiğinde daha makro bir anlam kazanmaktadır. Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin El-Kassam Tugayları Komutanı şehit Muhammed Deyf, operasyonu kamuoyuna açıklarken İsrail'in Mescid-i Aksa'ya yönelik baskınlarını ve Müslümanların ibadet hakkının sistematik biçimde çiğnenmesini açık gerekçeler olarak sıralamıştır. Benzer şekilde 24 Aralık 2025'te hareketin yayımlandığı ve Aksa Tufanı'nın sebeplerinin ve arka planının açıklandığı belgelerde de operasyonun temel motivasyonunun Siyonist saldırganlığın Müslümanların kutsal mabedi olan Mescid-i Aksa'ya yönelik baskınların ve tahakkümün artık kabul edilemez boyuta gelmesi zikredilmiştir. Bu anlamda Hamas'ın yayımladığı açıklamalarla İsrail'in "Üçüncü Tapınak" inşasına zemin hazırlamaya yönelik niyeti bulunduğunu ve bunu hayata geçirmek adına somut adımlar attığını göstererek mescidin İslami statüsüne yönelik tehdidin artık geri çevrilemez bir eşiğe yaklaştığını ileri sürmüştür. Operasyonun adlandırılması da bu çerçevede rastlantısal değil, aksine kasıtlı ve stratejik bir tercihtir. Nitekim Mescid-i Aksa, onlarca yıldır yürütülen statü dönüşümüne karşı Filistin siyasi söyleminin tarihsel ve simgesel merkezine konumlanmıştır.

Bu noktada kritik bir analitik saptama yapılması gerekmektedir. Mescid-i Aksa'daki statükonun sistematik biçimde aşındırılması, Aksa Tufanı operasyonu öncesinde büyük ölçüde uluslararası kamuoyunun gündeminin dışında kalmaktaydı. Netanyahu koalisyonunun 2022 sonunda iktidara gelmesiyle birlikte benimsediği, "kutsal toprakların tamamı" üzerinde İsrail egemenliği iddiasını merkeze alan söylem, Batı Şeria'daki yerleşimci terörünün tırmanmasıyla örtüşmüş ve 2023 yılı boyunca mescit çevresindeki gerginliğin kronik bir boyut kazanmasına doğrudan katkıda bulunmuştur.

Operasyonun ardından ise süreç tersine bir paradoks üretmiştir: Aksa Tufanı, uluslararası kamuoyunun dikkatini kısmen mescide yöneltirken İsrail, Gazze'deki savaşı ve çok boyutlu soykırımı gerekçe göstererek Mescid-i Aksa üzerindeki kısıtlamaları daha da derinleştirmiştir. 40 günlük kapatma kararı —hangi gerekçeyle meşrulaştırılırsa meşrulaştırılsın— İsrail'in Mescid-i Aksa üzerindeki fiilî kontrolünü kalıcılaştırma amacının açık bir kanıtıdır. Mevcut koşullar —bölgesel gerginlik, süregelen işgal ve uluslararası caydırıcılık eksikliği— değişmediği sürece bu tür kapatma kararlarının gündeme gelmesini önleyecek yapısal herhangi bir engel bulunmamaktadır.

Ürdün'ün Yapısal Kısıtları ve Müslüman Dünyanın Kolektif Yetersizliği

Mescid-i Aksa meselesindeki belki de en derin yapısal sorun, uluslararası arenada tek meşru vesayet makamı olarak kabul edilen Ürdün'ün tutumundaki kronik çelişkidir. Ürdün hükûmeti kapatma kararını "dini özgürlüğe karşı suç" olarak nitelendirmiş, İsrail'in işgalci güç sıfatıyla Kudüs veya kutsal mekânlar üzerinde hiçbir hukuki egemenliğinin bulunmadığını ve Kudüs İslam Vakfı'nın alanı yönetme konusunda tek yetkili kurum olduğunu vurgulamıştır. Ancak bu keskin söyleme karşın Ürdün, büyükelçisini geri çekme ya da 1994 Barış Antlaşması'nı askıya alma gibi herhangi bir somut diplomatik tedbire başvurmamıştır.

Bu pasiflik, Ürdün'ün yapısal kırılganlıklarının doğal bir yansımasıdır. Nüfusunun yüzde 60'ının Filistin kökenli olduğu tahmin edilen Ürdün, içeride derin bir siyasi gerilim yaşarken dışarıda ABD ve Körfez mali desteğine olan kronik bağımlılığı nedeniyle gerçek anlamda bağımsız bir dış politika üretme kapasitesinden yoksun kalmaktadır. Sonuç olarak Ürdün'ün Mescid-i Aksa üzerindeki vesayeti fiilî bir caydırıcılık işlevi görmekten çıkmış, sembolik bir statüye dönüşmüştür.

İslam dünyasının daha geniş kolektif tutumu da benzer bir yetersizlik tablosu ortaya koymaktadır. Katar, Ürdün, Endonezya, Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri dışişleri bakanları, Ramazan süresince sürdürülen kapatmayı "uluslararası hukukun açık ihlali" olarak kınayan ortak bir bildiri yayımlamıştır. Mescid-i Aksa'nın münhasıran Müslümanlara ait olduğunu ve Ürdün Vakfı'nın tek yetkili kurum olduğunu teyit edilmiştir. Fakat bu ortak açıklamalar somut bir dönüşüm yaratmamıştır. Türkiye haricinde hiçbir ülke İsrail'e ekonomik yaptırım uygulamamış, diplomatik ilişkiler askıya alınmamış ve uluslararası yargı mekanizmaları seferber edilmemiştir.

Batı ittifak yapısı ise sorunu farklı bir boyuta taşımaktadır. ABD Kongresi'ndeki bir grup Cumhuriyetçi, İsrail'in Tapınak Dağı üzerinde egemenlik hakkına sahip olduğunu ileri süren bir karar tasarısı hazırlamıştır. Bu girişim, aşırı sağ İsrail yanlısı grupların açık desteğiyle kamuoyuna sunulmuştur. ABD'nin işgal altındaki Filistin topraklarındaki Büyükelçisi Mike Huckabee'nin, İsrail'in işgal politikalarını teolojik bir çerçeveyle meşrulaştıran açıklamaları ise uluslararası hukukun yerini giderek dini milliyetçi bir söylemin almakta olduğuna işaret etmektedir. Bu tablo İsrail'in yalnızca yerelde değil, küresel normların üretildiği ve yeniden tanımlandığı Batı diplomatik arenasında da Mescid-i Aksa'nın statüsünü fiilen dönüştürme kapasitesine sahip destekçiler bulduğunu göstermektedir.

İşgalci İsrail rejimi, Gazze'de yirmi yıla yakın abluka, iki yılı aşkın soykırım uygulamasına, Lübnan-Yemen-Suriye ve Katar'a ve ABD ile ortaklaşa İran'a saldırmasına rağmen cezalandırılmamıştır. Batı'nın verdiği kapsamlı kurumsal destek ve Netanyahu iktidarının radikal politikaları ile birlikte Mescid-i Aksa'yı kapatan İsrail, ortaya son derece açık bir yapısal tablo çıkarmaktadır. Mescid-i Aksa, salt dinî önemini çoktan aşmış, Filistin ulusal egemenliğinin sembolik odağı ve Ortadoğu güç dengelerinin en kritik kırılma noktalarından biri hâline gelmiştir. İsrail, mescidin yönetimi ve kimliği üzerindeki hâkimiyetini kademeli, sistematik ve büyük ölçüde uluslararası tepkilerden bağımsız biçimde pekiştirmektedir. Ürdün'ün vesayeti fiilî bir caydırıcılığa dönüşememekte İslam dünyasının kolektif kınamaları ise söylem ile eylem arasındaki derin uçurumu kapatamamaktadır. Mescid-i Aksa üzerindeki Siyonist işgalin son bulması İsrail'in somut askeri adımlarla caydırılması ve cezalandırılmasından geçmektedir.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA